Bulutlar İstanbul’u öyle sarıp sarmalamış ki, koca şehir lâl olmuş. Bile, isteye hatta gönülden susmuş şâirlerin baş şehri. İnsanları, martıları, güvercinleri, çiçekleri, böcekleri, kedileri kenarlarda, köşelerde, evlerde. Sanki şeker misali su değince eriyecek mübarekler!
İstanbul’un bu hâli, utangaç yeni gelinlere benzer. Nasıl ki, yeni gelinler kalabalıkta çok dolanmaz, hicâp eder konuşmazlar; ama ortalık biraz sakinleyince tüm konuşamadıklarının yerine konuşurlar. İstanbul da öyle yapar. Her bir yerinde farklı insanlar olunca; yakası, paçası bir oraya bir buraya çekiştirilince somurtur. Güneşli de olsa o vakit, kâr etmez. Oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi bir kenara pusar. İstanbul sokakları, sakinliği sever. Bu sakinlikte de susmayı. Gürültüden, çırpınmalardan, kederlerden, aldatmalardan, aldatılmalardan, şâhit olduğu her ne kötülük varsa hepsinden o kadar yılgındır ki! Artık iyilikler, kötülüklere denk gelmiyor. Kötülüklerin üzeri iyiliklerle kapan /a / mıyor, yetmiyor. Hayırlarla yamalanan şerler, sürekli dikiş atıyor. O yüzden kalabalıkta gözlerini kapatır İstanbul sokakları, hem de kaşlarını göz kapaklarına sıkıca bastırarak.
İnsanlar, belki de hayvanlar için bile yalnızlık çoğu zaman katlanılası değildir. Gel gelelim bu durum İstanbul şehri için öyle değil işte. Büsbütün yalnızlık da değil İstanbul’un tâlip olduğu. Sadece bir tutamcık yalnızlık. O da biraz nefes alabilmek ve hatırındaki güzellikleri unutmamak, yâd etmek için.
Bazen oluyor ki, İstanbul yalnızlığa aç; hasret. Başına ağrılar çöreklenmiş; kulaklarına bir yığın yabancı sesin uğultusu doluşmuş; eli, kolu, ayağı, gözü, kaşı her bir uzvu ayrı ayrı pay edilmiş fâni sahiplerine. Böyle zamanlarda istemeyerek de olsa martılar, güvercinlerle bir olup yağmur duâsına çıkarlar sırf İstanbul’un yüzü biraz olsun gülsün diye. Bulutlar toplanır, yavaş yavaş gün kararır ve nihâyetinde damlalar süzülür İstanbul sokaklarına. Kaldırım kenarlarından yağmur suları akıp gider. Deniz, binlerce kere daha deniz olabilmek için damlalar biriktirir. Bakraçlar, sebiller, maşrapalar dolar. Kirlenen her bir taşını, her bir toprağının zerresini yunar; yıkar İstanbul. Şimdi insanlar, kaçışsın köşe bucak. Kalmasın kimsecikler arnavut kaldırımlarda. Haydi, bakalım, herkes evine! Duâya çıkan kuşlar bile yuvalarına. Sonra gözlerini açar ve kendi müziğini dinlemeye başlar mûsikişinas şehir.
Bu hayâlî dinlenmede İstanbul, hangi devirlerde dolanacak; hangi padişahın kaftanını sürüyecek; hangi velinin mübarek nefesine nâil olacak; hangi şâirin mürekkebine damlayacak; hangi şehri kendine yâr bilecek, kim bilir? Aşikâr olan bir şey varsa, o da İstanbul’un çocukluk günlerini çok özlediğidir.