Daha öncesinde birkaç hikayemi paylaşmıştım burada. Çoğunlukla en az 2-3 yıllık hikayelerdi. İnsan yazdıkça yazmayı öğrenirmiş, öğrendikçe de daha çok yazarmış. Bir kaç yazımın satır aralarında ise roman yazdığımdan da bahsetmiştim. Birazdan romanımdan bir kesiti paylaşacağım. Çünkü bu kesit ile başlayan olay örgüsünün yerine daha iyi bir alternatif hikaye geldi aklıma. Yani paylaşmam ileride yayın evi açısından sorun olmayacak. Okuyanlar mümkünse hunharca eleştirileri ile destek olabilirler. Gelişim başarının kilit noktası sonuçta :)
Hayat John Nash'in 23 Mayıs'ta ölmesi kadar garipti. Ben ise etrafımı kuşatan ölüme ses çıkartamayacak kadar küçüktüm. Ölümü öğrendiğimde ben henüz çocuktum, annem öğretmişti. Ölerek. Şimdilerde değişti tabi her şey, sessizlik içine doğduğum bu hayatın artık en büyük hissedarı. Yıllara yayılacak kadar uzun bir süre sessiz kaldım. Sustum. Büyüklerimi saygı küçüklerimi sevgi ile selamlamayı öğrettiler bana hep. Oysa küçüklere saygıyı büyüklere ise sevmeyi öğretmeliydiler. Ya da en azından babama öğretilmeliydi birileri. Çünkü onun cehaleti sevgiyeydi. Annemin ölümünden sonra bildiklerini de unuttu. Her geçen gün daha da katılaşıp kurudu yüreği. Böylece hayatımdaki en uç hikaye oldu. Bana her zaman “Hayat limitlerimizi sınayabileceğimiz bir test sahasıdır.” derdi. Orduyu bırakınca düzelir dedim ama onun olayı ne ordu, ne de emir komuta zinciriydi. Onun gibi adamları besleyen savaştı. Cephedeki savaş politik hamlelerle şekillense de içlerindeki savaş plansız, hesapsızdı. Annemin ölümünden sonraysa artık zaruriydi.
Yetişkinliğimi elime alana kadar geçen süreçte hep limitlerimi test edip onları zorladı. Yetişkin olduğumda ise yetişememiştim, tüm çocukluğum ve ergenliğim bir albayın ellerinde duygudan ve duygusallıktan yoksun bir şekilde yontulmuştu. Yaşıtlarım erkekleri etkileyip onları yönetmeyi öğrenmeye çalışırken ben Muay Thai’de erkekleri yenebilecek kadar iyi olmaya çalışıyordum. Gerçi babamın çocukken uyguladığı bu katı yaşam stili beni şuan ki konumuma getiren şey oldu. Neticede her dikta bir devrime, her tiran bir hayalpereste gebedir. Açlığını hissettiğim duygular ve normal bir yaşam arzusu beni Prag’a film okuluna getirdi. Hayallerim için mi yoksa yok olup giden çocukluğumun hayaleti için mi kaçtım bilmiyorum. Belki de kendi hayatıma veremediğim şekli filmler ile karakterlere vermek istiyordum.
Çocukken bu tarz şeyler insana önemli gelmiyor. Büyüdükten sonra ise geç kalınıyor insan. Ortada ne panjur kaldı ne de pembesi. Güneşlik ve tül var, onlarda hep çekili. Alışıyorsun karanlığa. Uyumak istiyorsun. Uyuyarak kaçmak. Çünkü keşmekeş düşlerin arasında sessiz bir devrimdir uyumak. Senaryo dersimize giren kadın söylemişti bunu bir keresinde. Her sabah uyanarak bir devrim yapıyorduk. Kimsenin haberinin olmadığı, sessiz, tek kişilik bir devrim. Bizi hayattan koparmaya çalışan her şeyi uyanarak deviriyorduk...