It had been so long since I'd been back home; the land where one is born eventually becomes a part of one's soul. For me, in Amasra, no matter how far one goes, the path to one's heart always leads back to one's hometown. That's exactly how I felt during my holiday in Amasra, my hometown.
Ne kadar uzun süre olmuş memleketime gelmeyeli, insanın doğduğu topraklar zamanla ruhunun bir parçası haline geliyor. Amasra'da benim için insan ne kadar uzağa giderse gitsin, kalbinin yolu memleketinden geçiyor. Bayram tatili için geldiğim memleketim Amasra'da tam da bu duygular içindeydim.
As I've mentioned in previous writings, my birthplace is Amasra district in Bartın province on the Black Sea. My childhood was spent in the streets of Amasra, a small coastal town, and in the Sefa Park area that I passed by every morning. I vividly remember going to school on those mornings when the iodine-scented streets of Amasra and the sounds of seagulls mingled with the sky.
Daha önceki yazılarımda da bahsettim. Benim doğduğum topraklar Karadeniz'in Bartın ilinin Amasra ilçesindeki topraklarıdır. Çocukluğum, küçük bir sahil kasabası olan Amasra sokaklarında ve her sabah önümden geçtiğim sefa park alanında geçmiştir. Amasra'nın o iyot kokan sokaklarını, martı seslerinin gökyüzüne karıştığı sabahlarda okula gittiğimi çok iyi hatırlıyorum.
In this small coastal town, where people made their living from fishing and farming, life was far removed from the chaos of big cities; it was calm, yet deeper and more intimate. Boats would set sail before dawn. Some boats had small dinghys behind them. The boat owners who returned to the harbor before sunset were usually my friends' fathers, uncles, or grandfathers.
İnsanlarının geçimlerini balıkçılık ve tarımla sağladığı bu küçük sahil kasabasında hayat, büyük şehirlerin karmaşasından çok uzakta, sakin ama daha derin ve daha samimi yaşanırdı. Sabah daha tan yeri ağarmadan tekneler denize açılırdı. Bazı teknelerin arkalarında küçük yedek sandallar olurdu. Akşam güneş batmadan önce limana dönen tekne sahipleri arkadaşlarımın babası amcası ve ya da dedesi olurdu.
As darkness fell, the glimmer of light shining in the darkness on the horizon soothed our hearts. Some evenings, fishermen who had gone out to sea would be late. Their families would wait anxiously at the harbor. When the cool Black Sea breeze, filtering through the mountains, turned into a northerly wind, it would bring the waves of the sea closer to the harbor and the stones that protected it.
Hava karardığında ufukta belirlenen karanlığın içinde parlayan ışık parıltısı yüreklerimize su serperdi. Bazı akşamlar tekneye çıkan balıkçılardan geç kalanlar olurdu. Ailesi limanda endişe içinde beklerdi. Dağların arasından süzülen serin Karadeniz rüzgarı Poyraza dönüştüğünde denizin dalgalarını limana ve limanı koruyan taşlara yaklaştırırdı.
Amasra is known as one of the most beautiful coastal towns on the Black Sea. Especially during holiday weeks, many visitors from Istanbul and Ankara come to this town to enjoy a seafood feast at the famous restaurant known as "Uncle Mustafa's Place."
Amasra, Karadeniz'in en güzel sahil kasabalarından biri olarak bilinir. Özellikle bayram haftalarında, İstanbul ve Ankara'dan birçok ziyaretçi bu kasabaya gelerek o meşhur Mustafa Amca'nın yeri olarak adlandırılan restoranda balık ziyafeti yaparlar.
Amasra, with its castle, its large harbor, and its unique view nestled between two bays, has been one of the most visited places on the Black Sea for years. No matter how much time passes, the bond between a person and their birthplace never breaks. I come to Amasra almost every holiday to visit my father's home. Here, I visit not only my family but also, in a way, my past. Walking through the streets where I spent my childhood, time seems to stand still for me. I gaze at the cobblestones I'm walking on for a long time. I stop in that moment. Memories come flooding back. I stop time and delve into the past.
Amasra, en çok ta kalesiyle, Büyük limanıyla ve iki koyun arasına koyulmuş eşsiz görüntüsüyle yıllarda Karadeniz'de en çok gezinilen yerlerden biri olmuştur. Ne kadar zaman geçse de insanın doğduğu topraklara olan bağı hiç kopmuyor. Neredeyse her bayram babamın ocağını ziyaret etmek için Amasra'ya gelirim. Burada sadece ailemi değil, bir nevi geçmişimi de ziyaret etmiş oluyorum. Çocukluğumu yaşadığım sokaklarda yürürken, benim için sanki zaman duruyor. Adım attığım kaldırım taşlarına uzun uzun bakıyorum. O an duruyorum. O sırada kafamda canlanan anılarım aklıma geliyor. Zamanı durdurup, geçmişe dalıyorum.
I remember it very well. I had a black and white bicycle with "Serda" written on it. I used to ride it through Sefa Park almost every morning. Now I see this park renovated and changed. As I pass by, a bittersweet feeling of nostalgia awakens within me. Walking on the changed paths, I feel the same smell of the sea and the same presence of the wind.
Çok iyi hatırlıyorum. Üzerinde serda yazan siyah beyaz bir bisikletim vardı. O bisikletimle neredeyse her sabah Sefa Park'ından geçerdim. Şimdi bu parkı, yenilenenmiş ve değişmiş olarak görüyorum. Önünden geçerken içimde buruk bir özlem duygusu canlanıyor. Değişen yolların üstünde yürürken aynı deniz kokusunu ve aynı rüzgarın varlığını hissediyorum.
When I was little, it often rained in Amasra, especially in the spring. Summers were humid but cool. Winters, however, were rainy and melancholic. The rain couldn't stop us. My friends and I would go outside, braving the risk of getting wet. We'd play ball in the streets. We'd throw stones into the waves of the sea. The green of the mountains never faded.
Küçüklüğümde Amasra'ya özellikle bahar aylarında sık sık yağmur yağardı. Yazları nemli ama serin geçerdi. Kışları ise yağmurlu ve hüzünlü geçerdi. Yağmurun yağması bizi durduramazdı. Arkadaşlarımla ıslanmayı da göze alarak dışarı çıkardık. Sokak aralarında top oynardık. Dalgalanan denize taş atardık. Dağlardaki yeşil renk hiçbir zaman kaybolmazdı.
The Black Sea region offered a sense of peace, both in its nature and its seasons. When summer arrived, Amasra transformed into a completely different place. Especially in July and August, its tiny beach would be overflowing with people. People would flock to the surrounding coves, sunbathing on the rocks. People from all over Türkiye would swim in the sea around the Great Harbor and the Small Harbor. The narrow streets, smelling of seaweed, would become crowded, and the aromas rising from the fish restaurants would spread throughout the harbors.
Karadeniz'in hem doğası hem de mevsimi insana huzur verirdi. Yaz geldiğinde Amasra bambaşka bir kimliğe bürünürdü. Özellikle temmuz ve ağustos aylarında küçücük sahili dolup taşardı. İnsanlar çevresindeki koylara gider, taşların üzerinde güneşlenirdi. Türkiye'nin dört bir yanından gelen insanlar Büyük Liman ve Küçük Liman çevresinde denize girerlerdi. Deniz yosunu kokan o dar sokakları kalabalıklaşır, balık restorandan yükselen kokular limanlara yayılırdı.
If you ask me, the most beautiful time in Amasra is the early morning. The sea was calm and quiet, like a sheet of glass, the streets were quiet, and the air held a very innocent anticipation. Now I think about it, and I picture the seagulls flying from the Great Harbor to the Small Harbor. Perhaps my longing for my homeland has been rekindled.
Bana soracak olursanız Amasra'nın en güzel zamanı sabahın erken saatleridir. Deniz, bir çarşaf edasıyla sessiz ve sakin, sokaklar sessiz, havada çok masum bir bekleyiş içindeydi. Şimdi düşünüyorum da martıların Büyük limandan Küçük limana doğru uçtuklarını aklıma getiriyorum. Belki de benim içimdeki memleket özlemi alevlenmiştir.
People miss not just a place; they miss their childhood, their old selves, and the feelings they've left behind.
İnsan sadece bir yeri değil; çocukluğunu eski halini ve geride bıraktığı duygularını özlüyor.