Beklenmeyen, umulmadık bi anda ansızın bir rüzgârın esmesiyle, o rüzgâra kapılan bir kuşun zarif tüyü havalanır gökyüzünde.
Etraf gri bulutların bir araya gelmesiyle bir dantel motifi gibi kaplanırken, güneş başını o küçük boşluklardan uzatmaya çalışır, 'ben buradayım, daha gitmedim beni unutmayın..' der gibi.
Semâlardaki turkuaz mavinin tonları yavaşça açılmaya ve silikleşmeye başlar.. Gri bir örtüye bürünür, hafiften esen rüzgâr yerini lodosa bırakırken, ıslığını duyarsın o an. Kendi dilinde söylediği türküsüdür belki de. Belki de ağaçlarla selâmlaşmasıdır kim bilir?
Dallarını bir o yana bir bu yana çeviren söğüt ağacı gururludur, mütevazılığının altındaki gönül genişliği sayesinde kırılmaz dalları yuva olur kuşlara.. Bir evin penceresinden bakan küçücük bir çift göz, rüzgârın pervazın boşluklarından çıkardığı sesle irkilerek annesine koşar..
Bulutlardan aşağı nârince süzülür yağmur damlaları. Havada bir koku duyarsın o an; topraktan gelen, belki de sana seni anlatan, geldiğin yeri hatırlatan.
Günün yorgunluğunu, bir bardak sıcacık çayla pencereden uzaklara salıverirken, ince bir sızı gibi gelir gönül üzgünlüğü ve kulağımıza fısıldar hüzün türküsünü..
Yolcu misâli geçip gitmemiz gerekirken, yolculuk sırasında baktığımız pencereden gördüklerimize aldandık.. Oysa biz bulunduğumuz yere değil, o yolun sonundaki asıl menzile aittik.. O vatandan uzak olma hâlini, ayrılığın acısını içimizde hissetsek de sebebini kavrayamadık..
Ne mutlu o hüznü yüreğinde hissedebilenlere, hüzünle gülen, hüzünle susan, hüznü gönlünde yaşayanlara..