Bizi bilirsiniz,
Genel olarak müzikten pek anlamayız. (Öz eleştiri) Buna rağmen ısrarla anladığımızı, Türk insanı olarak aşırı duygusal bir yapıya sahip olduğumuzu iddia ederiz. Duygusal yapımızı göstermek için şarkı aralarına sıkıştırılan şiirlere içlenmek suretiyle kendimizden geçeriz. (Aha da bir tespit daha... Edebiyattan da anlamıyoruz. :D Şarkıcı Sıla şiir kitabı çıkarmış, internette denk geldim. Ölmekten güld... Pardon gülmekten öldüm. :D )
Problemin kökü ektedir:
Ben bir müzik öğretmeniyim. Sizlerle yıllarca yaptığım vahim gözlemlerin sonucunu paylaşmak istiyorum. Yukarıda yazdıklarım kesinlikle abartı değil. Mesleğimde en çok muzdarip olduğum durum desem abartmış olmam. Öğrencilerime bakıyorum en basitinden, iki müzik türü dışında başka bir şey bilmiyorlar:
- Pop müzik (Sadece piyasa müzikleri. Gündemde kim varsa o. Bülent Ortaçgil'i Serdar Ortaç'ın akrabası zannedeni gördüm. :D )
2)Oyun havası (Halk müziği diyebilmeyi o kadar çok isterdim ki...)
Anne babaların dikkat etmesi gereken çok önemli bir problem bu. ÇOCUĞUNUZU POPÜLER KÜLTÜRÜN DAYATTIĞI HER ŞEYDEN UZAK TUTUN. YILLAR SONRA EVLADINIZ ANDROİD BEYİNLİ BİR BİREY(!)E DÖNÜŞTÜĞÜNDE ÇOK GEÇ OLABİLİR. Fakat aileler çocukta ruhsal gelişimin en önemli ayaklarından biri olan "Müzik eğitimi"ne dikkat etmedikleri gibi okulda her sınıfa sadece "1" ders saati olan müzik öğretmeninden bu yeterlilikleri yerine getirmesini beklerler. Kusura bakmayın sayın veliler, bir saatlik derste çocuğunuz ne kadar yetenekli olursa olsun hiç kimse mucize yaratamaz.
Eğitimci olarak bizlere düşen görev, yüksek performans ve güdülenmeyle elimizden gelenin en iyisini yapmaktır. Hani derler ya "Hep doktorla olmaz, hasta da biraz yardımcı olacak..." Yani tedaviye cevap vermeyen öğrenciye ağzınızla kuş tutsanız hiçbir şey öğretemezsiniz. Branşımız ne olursa olsun işe dersimizi sevdirmekle başlamalıyız. Gerisi tamamen süreç meselesi. Yapacağınız -bilhassa- köklü değişikliklerin ve gelişimlerin hemen gerçekleşmesini beklemeyin. Bunu tıpkı yeni bir işletme açmışsınız gibi düşünün: Hayatınızda ilk kez bir kafe açmışsınız ama ilk zamanlar pek de iş yapmıyorsunuz. Çalışanlar endişeli, siz endişeli... Maaşlar yaklaşıyor, ödemeler kapıda, banka her fırsatta ensenizde zaten... Aylar geçmiş, fena bunalmışsınız ve vazgeçme eşiğindesiniz. Derken tek tük müşteriler gelmeye başlıyor. Haftalar, aylar geçiyor ve müşteri portföyü de artıyor haliyle. Artık çalışanlarınızın yüzü gülüyor, siz henüz tebessüm aşamasındasınız ve bankalar... Onlar da kudursun, kendi başını yesin. :D Belki aylarınızı, belki de yıllarınızı almıştır ama emeğinizin karşılığını almışsınızdır.
Bu dönem aklıma nerden geldiyse (sanırım çaresizlikten) sınıflarda bir uygulamaya başladım. Her hafta sınıflara girdiğimde (5,6,7 ve 8. sınıflar) tahtaya önceden belirlediğim ve "kaliteli" olduğuna inandığım 10 şarkı yazıyorum. Her hafta 10 yeni şarkı. Farklı türlerden (Pop, rock, arabesk, rap, R&B, blues, jazz, T.H.M, T.S.M, tasavvuf vs). Bunlar %90 oranında çocukların hiç bilmediği veya duymadığı şarkılar. Kaliteli şarkının ne olduğunu açıklıyorum tabi önce. Müzikal altyapı, ritim, şarkı sözü, yorum gücü ve en önemlisi armonik çeşitlilik gibi etmenlerden bahsediyorum. Tabii ki anlamıyorlar ilk etapta ama bolca örneklendirince çoğunluk anlıyor. Bu uygulamaya başladığımda birkaç kişinin müzikal kimliğini geliştirsem yeter diye düşünüyordum ama beklediğimden fazla ilgi gördü. Bazen tahtaya şarkı listesi yazmayı unuttuğumda öğrenciler uyarıyor, işte o zaman mutlu oluyorum. :)
Ve şunu anladım ki öğrencilerimin sorunu tam olarak "popüler kültür zorbalığı" değil, asıl sorun nerden başlayacaklarını bilmemeleri ve popüler kültürün bu boşluğu iyi değerlendirmesi. Tahtaya yazdığım listeleri dinlemek bir yerde dursun yazmak bile zorunlu değil dedim. Bizim millet kaç yaşında olursa olsun kendisine dayatılan, zorla yaptırılmaya çalışılan işi sevmez.
Bu şekilde uygulamam ilgi gördü. Tabi boş durmadım, kamuoyu yoklaması yapmaya devam ettim. İkinci hafta geldiğinde "Geçen haftaki listede en çok hangi şarkıları beğendiniz?" diye sorduğumda aldığım cevaplar beni hiç şaşırtmadı. Genellikle hareketli şarkıları beğenmişlerdi. "Peki yavaş şarkılar kötü veya sıkıcı mıydı?" şeklindeki ikinci soruma gelen cevaplar daha da şaşırtmadı: "Öğretmenim onlar da güzel şarkılar ama bunlar daha eğlenceli."
"Doğadaki her şey belli bir dengededir. Her şeyin bir zıttı vardır. Yani duruma konumuzla ilgili bakarsak hareketli şarkılar kadar yavaş şarkılar da hayatımızın bir parçası. Ortadoğu yanarken, batı gününü gün ederken nedir bizdeki bu durmaksızın halay geçen Flaş TV kafası? (Şimdilerde Vatan TV galiba :D )" diye açıklamamı sürdürdüğümde pek çoğunun bakışlarından ne demek istediğimi anladıklarını fark ettim. Hayatta neşe kadar acı da önemli bir gerçektir temalı konuşmam işe yaramıştı. :)
Bu uygulama sadece bir erken farkındalık. İstiyorum ki öğrencilerim üniversite çağına geldiklerinde sohbet ortamlarında sanat, müzik hakkında iki çift kelam edebilsinler. İnsanlar konuşurken kenarda boynu bükük yancı gibi durmasınlar. Söz sahibi olsunlar. Tek derdim kendi branşım adına dolu bireyler yetiştirmek. Çünkü bilgi güçtür. Müziği bilmek için illa müzik yapmaya gerek. Sözüm meclisten dışarı ama Volkan Konak, Koray Avcı vs. dinleyip hüzünlenen insanları görmekten çok sıkıldım ben. Çok fazla alternatifiniz var, lütfen seçmeyi deneyin. Çocuklarınızın da kaliteli seçimler yapmasını sağlayın. Ne demiş Neşet usta: "Nerde saz çalan bir adam görürsen korkma, yanına otur; kötü insanların türküleri olmaz!"
Müzikle kalın efenim...