Herkese selamlar..
Çok uzun zaman oldu buradan seslenmeyeli. Sesim ne zaman duyulur olacaktı, olabilecek miydi emin değildim ama artık konuşmak istiyorum galiba.
Hepimizi sarsan o deprem gecesinde çoğu şey değişmişti aslında. Her gece uyanıp Twitter'a bakarak yeniden dalmayı âdet edinmiştim ne zamandır. Trendlerde önemli bir şey olmayınca daha bir huzurlu uyuyordum. Ama gecenin 05.00 sularında gördüklerim ve işittiklerimden sonra ne yapacağımı ne düşüneceğimi bilemez bir hâldeydim. Aklıma ilk gelenler; orada arkadaşım, tanıdığım veya akrabam olup olmadığıydı. Aklım durmuştu hatırlayamıyordum.
Güneş doğana dek elimde telefon sevdiklerime ulaşmaya çalışıyordum. Depremin bu denli yıkıcı olduğunu bile nice sonra algılamıştık. Haber kanalları günlerce açık kaldı. Geceleri uyumuyordum. Hipnotize olmuş gibi izliyordum. Sıcak yatağa yatmak ızdırap gibi geliyordu, hâlâ enkaz altında kalan insanları düşündükçe. Yemek yemeye su içmeye utanıyor, ışıkları açamıyordum. Kaloriferin sıcaklığı içimi ısıtamıyordu. Az önce enkazdan çıkarılan küçük kızın söyledikleri gülümsetiyordu sadece: "Burası çok sıcak su verin." diyordu o ve üşümediği için bir oh çekiyordum ama ya diğerleri?
129 saat sonra kurtarılan Fatma'nın söylediği "Güneş.. Güneş.. Allah'ım şükürler olsun güneşi gördüm." sözleri ok gibi saplanıyordu. Güneşi gördüğüm için ne kadar az şükrediyordum.
99 saat sonra günyüzü gören Ayfer, Gül Beyaz Gül şarkısını duymak istediğinde gülümsedim ve bir kez de onun için dinledim.
Bunları ve daha nice sembol görüntüyü hafızama öyle kaydetmişim ki kaç gün geçmesine rağmen unutamıyorum. Düşlerimde oralardayım. Fulya Öztürk'ü çok izlediğimden midir bilmiyorum geceleri onunla birlikte dolaştığımı görüyorum. İnsanlarla konuşuyorum, daha doğrusu dinliyorum.
En unutamadığım rüyam ise dehşetle uyanmıştım nasıl unutabilirim ki. Annemle Hatay sokaklarında yürüyorum.
Bir enkazın başına geliyoruz. Küçük bir kızın cansız bedenini çıkarmaya yardım ediliyor, çıkarılıyor da. Onu görüyorum. Yıkanmasını, cenaze namazının kılınmasını tüm detaylarını.
Oradan birisinin "bastığınız yerlere dikkat edin, altında şehitler var" demesiyle irkilip uyanıyorum. Benzerini Çanakkale'de şehitlik mekânlarını gezerken de hissetmiştim ama bu çok dehşetliydi. İstiklal Marşı'mızın dizesindeki gibi:
Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Mehmet Akif Ersoy
Hiçbir şey bize ekranlardan gösterildiği gibi değil. Terk edilmiş, hayalet bir kent. Sanki daha önce orada hiç hayat yokmuş gibi. O eski ışıltılı hâllerini görebildiğim Antep, Urfa, Malatya, Adıyaman ve Maraş neredeydi? Caddesinde, kapalı çarşısında, tarihi sokaklarında gezindiğim; en tepeye kurulmuş kalesinden seyre daldığım o şehir nereye kaybolmuştu. Henüz Antakya'yı görmemişken bir daha göremeyecek olmak tarifi imkansız bir duygu.
Akrabalarımın evleri ağır hasarlıydı Malatya'dan Ankara'ya geldiler. En yakınım Maraş'ta görevliydi, anlattıkları inanılmaz. Kardeşim de Hatay'a gitmek üzere. Keşke şimdiki değil de eski zamanlarına şahitlik edebilselerdi. Keşke her binamız sağlam olsaydı, hiçbiri yıkılmasaydı da ülkecek altında kalmasaydık..
Yardımlar toplanıyordu, bir nebze olsun işe yarıyor olma hissi insan kılıyordu bizi ama keşke böyle olmasaydı. Keşke insanlar kendi evlerinde kendi aileleriyle güne uyansaydı. Gece bir arada vakit geçirirken birkaç saat sonra ayrı düşeceklerini kim aklına getirebilirdi ki.. Bir anda her şey nasıl da değişiyor öyle değil mi? Böyle büyük afetler dünya telaşlarımızı nasıl da sıfırlıyor. Metanın hiçbir değerinin olmadığını, sahip olduklarımızın bir anda uçup gidebileceğini hatırlatıyor bize. Evden çıkarken ardına baktığında bir daha oraya dönemeyecek olduğunu bilmek ne demektir.. Yıkılmayacak kadar şanslı olanlarsa yanına aldıkları haricinde hiçbir şeyin sahibi değiller artık. Ne acı. Sahi siz 'o durumda ne yapardım, elim neye uzanırdı' diye düşündünüz mü hiç?
Unutamadığım bir görüntü de kocaman bir apartmanın sadece bir köşesi yıkılmış. Aşağıda o evlerin enkazı. Duvarda ise her dairenin çelik kapıları birer tablo gibi asılı kalmış. Hayata bir adım. O an o kapıdan apartman boşluğuna bir adım atan hayatta kaldı. Bir adım geridekilerse...
Bir an da olsa yüzümüzü gülümseten olaylara şahit olmak güzeldi. Köye ulaşmaya çalışırken kaybolan yardım ekiplerine yolu gösterip mihmandarlık yapan o küçük köpek mesela.
Azerbaycan'dan yolladığı kırmızı çocuk montunun ceplerinden birini kuruyemişlerle diğerini şeker, çikolata ve abur cuburla dolduran o güzel insan. En sevdiği oyuncağı gönderirken yanına iliştirdiği nota telefon numarasını yazıp yanında olduğunu söyleyen iyi çocuklar..
Zor zamanlarımda kitaplara sığınırdım ama bu kez o yeterli gelmedi bana. Elime aldığımda beni biraz olsun bu atmosferden çıkarır ümidiyle başladığım kitaplardan on-on beş sayfa okuyordum ama ne anlattığını anlamıyordum. Şubatın ilk haftasında okuduklarımın haricinde hiçbir şey yok zihnimde.
Sonrasında rahatsızlık geçirdim. Geçen sene on beş gün evde, on bir gün de hastanede yatıran cinsinden. Tat-koku duyumu kaybetmiştim ve bir de duymuyordum. Poşet poşet ilaç içmek ve aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak çok can sıkıcıydı. Sürekli uyuyordum. Kendime kızgındım.
Buralardan hem uzaktım hem de arada paylaşılan o güzel yazıları okuyordum. Sevgili 'nın yeniden dönmesine çok sevindim. Gezdiği gördüğü mekânlara bizi de ortak ediyor. Onun gözünden seyrediyordum daha önce adımlamadığım yerleri. Sohbet ediyorduk, sanki bize rehberlik yapıyordu. Satır aralarında sesini duyduğumu söyleyebilirim ama ispatlayamam. :)
Sevgili 'ın o enerjik girişli, bol göndermeli yazıları da iyi geliyordu bana. Doğal, kasıntı olmayan, samimi hâlleri ekranın ötesinden bile geçiyordu bize. İşte Benim Stilim ve Kısmetse Olur gözlemlerini merakla beklediğimi de buraya ilave etmeden geçemeyeceğim. :)
Ben son günlerde tamamen Kemal Sunal ile Ayşecik ve Ömercik filmlerini izliyorum. Basit, kafa yormayan, ne olduğunu bildiğim ve kötü bir sürprizle karşılaşmayacağım filmler.
Bana çocukluğumu ve o saf günleri hatırlatıyor.
Can sıkıntısından kitap sitelerinde dolaşmaya başladığımda biraz olsun iyileştiğimi anladım. Amazon'dan ve İdefix'ten seçmek, fiziki kitapçılarda gezinmenin yerini tutmasa da yapacak bir şey yok. Her gün artan fiyatlar nereye kadar gidebilir acaba? Bir sene önceye kadar elli / yüz lira üzeri sepette, ücretsiz kargo kampanyaları vardı. Şimdi tek kitapta o tutara geliniyor. Yeniden okumaya ve onları anlatmaya başlamak istiyorum.
Bu satırları yazarken dışarıdan bir gürültü, çığlık gibi sesler geldi. İki saksağan havada kavga ediyordu resmen. Hiçbir yere konmadan birlikte taklalar atıyor, bir yandan da çığlık çığlığa kanat çırpıyordu. Karşı binanın arkasına döndüler. Ben şaşkınca bakarken ardından bir ordu kadar saksağan uçtu. Arkadaşlarını yardıma çağırıyorlarmış meğerse. Mahalleden adam toplayıp kavgaya giden erkekler gibilerdi. :)
Bir adım atmak zor oldu. Yeniden yazabilmek, konuşabilmek.. Sanki bir daha yapamayacakmış gibiydim. İnşallah bu son felaket olur ülkemiz için. Kayıplarımız için çok üzgünüm, rahmet diliyorum. Yaralılarımıza şifalar..
Evlerini, dününü, hatıralarını, kitaplarını, eşyalarını ve sevdiklerini kaybedenler için ne diyebilirim bilmiyorum. Her dilek eksik, her söz fazlalık gibi.
Yeniden ayağa kalkabilmek ümidiyle...