Hello again after a long break!
I haven't been here for a while. While there are many reasons for this, the main one is moving and the need to sort out some things that weren't going well in my life. Luckily, we have the opportunity to meet again.
Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba!
Uzun zamandır burada değilim. Bunun birçok sebebi olsa da temel sebebi taşınma ve hayatımda yolunda olmayan bazı şeyleri düzenleme ihtiyacıdır. Neyse ki yeniden buluşma fırsatımız oluştu.
Today I will take you on a short trip to the Davraz ski resort in Isparta, Turkey.
Bugün sizleri Türkiye’nin Isparta ilinde bulunan Davraz kayak merkezinde kısa bir yolculuğa çıkaracağım.
First of all, if I were to talk about Isparta, it is a city famous for its roses. It is a quiet but characterful place between the Mediterranean and Central Anatolia. One side is surrounded by lakes, while the other is nestled against mountains. It is cool in summer and has its own unique tranquility in winter. It is a very beautiful place to live for those who want to be away from the noise and be alone with nature.
Öncelikle Isparta ilimizden bahsedecek olursam burası gülleriyle meşhur bir şehirdir. Akdeniz ile İç Anadolu arasında, sakin ama karakteri olan bir yerdir. Bir yanı göllerle çevriliyken diğer yanı dağlara yaslanır. Yazın serin, kışın ise kendine has bir dinginliği vardır. Gürültüden uzak, doğayla baş başa kalmak isteyenler için oldukça güzel bir yaşam alanıdır.
We set off for the ski resort while it was still dark. As we drove towards Davraz, the city was left behind, and as the road lengthened, the scenery gradually began to change. Pine trees, towering mountains, and that clean air that lifts the spirits.
Hava henüz tam aydınlanmamışken kayak merkezine gitmek üzere yola çıktık. Davraz’a doğru ilerlerken şehir geride kaldı, yol uzadıkça manzara yavaş yavaş değişmeye başladı. Çam ağaçları, yükselen dağlar ve insanın içini açan o temiz hava.
When we arrived at Davraz, the hustle and bustle of the skiers had already begun. However, my reason for being there wasn't skiing. I had come to get away from the crowds, to walk, to listen to nature, and to quiet my mind. Slowly making my way along the snow-covered paths, hearing my footsteps, and feeling the cold on my face was more than enough. Sometimes I stopped to look at the view, sometimes I just breathed.
Davraz’a vardığımızda kayak yapanların telaşı çoktan başlamıştı. Ancak benim orada olma sebebim kayak değildi. Kalabalıktan biraz uzaklaşıp yürümek, doğayı dinlemek ve zihnimi susturmak için gelmiştim. Karla kaplı patikalarda ağır ağır ilerlemek, ayak seslerimi duymak ve soğuğun yüzüme değmesini hissetmek fazlasıyla yeterliydi. Bazen durup manzaraya baktım, bazen sadece nefes aldım.
That day, Davraz wasn't a ski resort for me; it was a chosen stop to pause, slow down, and be alone with myself.
O gün Davraz benim için bir kayak merkezi değil; durmak, yavaşlamak ve kendimle baş başa kalmak için seçilmiş bir duraktı.
After the walk, the cold was becoming more pronounced. My feet were tired, my face flushed, but there was a pleasant lightness inside me. At that point, we took shelter in a small, cozy place with a stove.
Yürüyüşün ardından soğuk artık kendini daha net hissettirmeye başlamıştı. Ayaklarım yorulmuş, yüzüm kızarmıştı ama içimde hoş bir hafiflik vardı. Bu noktada sobası yanan küçük, samimi bir yere sığındık.
I took off my coat and moved closer to the stove. Warming up felt good not only for my body but also for my soul. The stew that followed was exactly as it should be. Warm, filling, and like a reward after my exhaustion. The taste of stew after a walk in cold weather is something else; I understood that once again at that moment.
Üzerimdeki montu çıkarıp sobaya biraz daha yaklaştım. Isınmak sadece bedenime değil, ruhuma da iyi geldi. Ardından gelen kavurma ise tam olması gerektiği gibiydi. Sıcacık, doyurucu ve yorgunluğun üstüne adeta ödül gibiydi. Soğuk havada, yürüyüşten sonra yenen kavurmanın tadı bir başka oluyor; o an bunu bir kez daha anladım.
I sat in silence for a while. I looked at the stove, watched the outside, and savored my meal. There was no rush, no plan. Just the moment itself.
Bir süre konuşmadan oturdum. Sobaya baktım, dışarıyı izledim, yemeğin tadını çıkardım. Acele yoktu, plan yoktu. Sadece anın kendisi vardı.
When it was time to set off again after the break, it was still cold outside, but I felt warm inside. The warmth from the stove, the satiety from the meal, and the day's fatigue all mingled together. Descending from Davraz, the scenery was quieter this time; the crowds had gradually thinned out, and the sun was preparing to set behind the mountains.
Moladan sonra yeniden yola çıkma vakti geldiğinde dışarısı hâlâ soğuktu ama içim ısınmıştı. Sobanın verdiği sıcaklık, yediğim yemeğin verdiği tokluk ve günün yorgunluğu birbirine karışmıştı. Davraz’dan aşağı inerken manzara bu kez daha sessizdi; kalabalık yavaş yavaş azalmış, güneş dağların ardına çekilmeye hazırlanıyordu.
The evening air was making itself known. I looked out the window along the way, my thoughts wandering freely. Sometimes, it feels good to just let your thoughts flow without trying to figure anything out.
Akşamüstü havası kendini belli ediyordu. Yol boyunca camdan dışarı baktım, düşüncelerim serbestçe dolaştı. Bazen hiçbir şeyi çözmeye çalışmadan, sadece düşüncelerin akmasına izin vermek iyi geliyor.
As we approached the city, that familiar feeling returned. The day was ending, but there was a strange sense of completeness within me. Perhaps this was exactly what I had needed for so long: a short journey, a simple walk, a warm break, and a day that passed without rushing.
Şehre yaklaştıkça o tanıdık his geri geldi. Gün bitiyordu ama içimde tuhaf bir tamamlanmışlık vardı. Uzun zamandır ihtiyaç duyduğum şey belki de tam olarak buydu: kısa bir yol, sade bir yürüyüş, sıcak bir mola ve acele etmeden geçen bir gün.
Thank you for reading… : )
Okuduğunuz için teşekkürler… : )