17 ve 18. Yüzyıllarda kişinin yaşamını tehdit eden taciz, tecavüz, savaş, afet gibi türlü 'korkunç' deneyimlerin kişide uzun süreli psikiyatrik rahatsızlıklar bırakması kişinin zayıflığına atfedilir, ruhsal hastalığa yatkın olduğu varsayılır ve hatta biyolojik alt yapısının travmaya yatkın olduğu düşünülürmüş. Bunun yanında bastırılmış bir çocukluk travması olduğuna inanılırmış. Zamanla bu kavram dönüşerek, kişinin yaşadığı travmatik olayı zamanla kendisinin iyileştireceğine inanılır, iyileştiremezse yine kişiye sorumluluk yüklenirmiş.
Zamanla bu kavram sadece tıp literatüründe fiziksel travmalar için kullanılmaktayken DSMI'nin yeniden dönüştürmesiyle psikolojik boyutu ele alınarak kişinin psikolojik ve fiziksel olarak yaşadığı olaydan olumsuz yönde etkilenmesi şeklinde yorumlanmış.
Bunları neden mi yazıyorum?
Savaşlar, afetler, toplumsal yozlaşmalar, tacizler tecavüzler derken aslında dünya sanki bir travma ve herkes payına düşeni yiyor. Sanki herkes travmasını içinde yaşıyor, bunu dillendiren de tıpkı 17.YY daki gibi hastalıklı kabul ediliyor. Yardım aramak kimine göre acizlik kimine göre tuzu kuru işi. Kişinin tıpkı geçmiş dönemlerdeki gibi kendi kendini iyileştirmesi bekleniyor. İyileştiremezse suçlu mağdur, kazanansa hep suçlu oluyor.
Karamsar bir insan değilim ama bu ara travma çalıştığım için okurken ne kadar da geriye gittiğimizi gözlemliyorum. 5-10 yıl da değil üstelik, Yüzyıllar ilerliyor, travmalar artıyor ama tanımı ve insanların bu tanıma yüklediği anlam geriye gidiyor...