İdeallerimizden kopup sıradan hayatlara nasıl razı olduğumuzu anlatan ilginç bir anekdot vardır. Hindistan'da yabani bir film yavrusu yakalandığında, kalın bir zincirle büyük bir ağaca bağlanır. Yavru fil kaçmaya çalışır, ama başaramaz. Zamanla kaçma denemelerini bırakır. O ağaçtan hiçbir zaman kurtulamayacağına inanır. Esareti öğrenmiştir artık.
Bu aşamada ayağındaki zincir ağaçtan sökülerek bir odun parçasına bağlanır. Yavru fil her yürüyüşünde o odunun peşinden geldiğini görünce, hala o ağaca bağlı olduğunu düşünerek artık kaçma girişiminde bulunmaz.
Başlangıçta yavru filin kaçabileceğine inancı vardır, ama kaçabilme imkanı yoktur. İkinci aşamada ise kaçma imkanı vardır, ama kaçabileceğine inancını kaybetmiştir. Çaresizliği öğrenmiş, özgürlüğün elinde olduğunu unutmuştur.
Öğrenilmiş çaresizlik hepimizin içinde az ya da çok bulunuyor. Hepimiz bir şeyleri defalarca deniyor, yanılıyor, yeniliyoruz. Bir daha yanılmamak için hiç denememeyi öğreniyoruz. Bu arada şartlar değişiyor. Eğer şansımızı bir kez daha denersek başarabileceğimiz hale geliyor, ama biz sınırlayıcı ezberimize sadık bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz. Hayat arazisi değişiyor, ama bizim zihin haritamız değişmiyor. Böylece başarısızlığı öğrenmiş ve hayatımızda kalıcı hale getirmiş oluyoruz.
Kaybetmeyi öğrenmek ve kabullenmek, insanın potansiyelini kendinden çalıyor. Düşlerimizi daraltıyor. Öz güvenimizi eritiyor, cesaretimizi kırıyor. Aslanı kediye çeviriyor. Kazanmayı denemek yerine, kaybetmeye katlanmayı öğretiyor.