1929 Büyük Ekonomik Krizi , tüm dünyada etkisini gösterirken, genç Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda hedeflenen sermaye birikimi ve sınıfını oluşturamamıştır.
İzmir İktisat Kongresi özelinde genel ekonomik anlayıştan geçen yazıda biraz bahsetmiştik, hatırlarsanız..
Atatürk, Türk devleti ve milletinin geleceğini ekonomik milliyetçilik temelinde kurgulamanın, ekonomik bağımsızlığa ve çağdaş ekonominin kapsadığı topluma ulaşma yolunda tek çare olduğunu savunur.
Ekonomik milliyetçilik kavramı, 18.yy'dan itibaren tartışılmaya başlanmış, 19.yy'dan itibaren, Japon ve Alman bürokrasileri tarafından başarıyla uygulanmış bir sistemdir.
Sosyalizm veya faşizmle ilgisi olmadığı gibi, özel teşebbüsü ortadan kaldıran kolektivist bir yapıda da değildir.
Özel teşebbüs varlığı istenir, teşvik edilir, ancak milli sermayeyi israf etmemesi ve söz konusu devletin büyük stratejisindeki milli çıkarlarıyla uyumlu yürümesi istenir.
Ülke kaynaklarını millet faydasına kullanabilmek için devlet teşebbüsleri ile planlamak, gerekli alanlarda devlet eliyle uygulamak, özel teşebbüs yatırımlarına da yer açmak hedefindedir.
İmparatorluklar açısından geçerli olan, yerel bazda siyasi bölünmüşlük, farklı kültürel arka planlara sahip olma ve ekonomide yerel odakların idaresi gibi konular, ulus devletler için geçerli değilidir.
Dünya ekonomik sistemi içinde, bireylerin tamamen özgür bırakılması ve devletin bir güç merkezi olarak etkin olmadığı liberal ekonomik sistemlerde var olan güçlü sanayi alt yapısı ve buna uygun toplumsal gelişim karşısında, kapitalist yarışmaya sonradan katılanlar yapıları gereği zayıf kalır.
List ve Hamilton gibi aydınlarla teorik zemine oturtulan ekonomik milliyetçilik, yerli üreticinin korunması için gümrük tarifelerinin ayarlanmasından, sanayide korumacılğa kadar kamu yararına devlet müdahalelerini önerir.
Ticarette serbestliğe karşı olmadıkları gibi, devletlerarası ekonomik ilişkilerde yapısal eşitsizliklerin zayıf ülke aleyhine olacağını savunurlar.
Teknik ve toplumsal olarak sanayi alt yapısında olmayan ülkeler, kendilerini koruyacak bir ekonomik yapıda olmazlarsa, daha güçlü olanların ekonomik baskısı altına girecekler, önce ekonomik sonra siyasi bağımsızlıklarını yitireceklerdir.
Kurucu felsefe, büyük zorluklarla kazanılan siyasi bağımsızlığın, ekonomik bağımsızlık olmadan geçerli olamayacağını düşündüğü için, devletçilik ilkesi ışığında, eldeki imkânlar ölçüsünde yabancı denetiminden bağımsız bir ekonomik yapı ve buna uyumlu bir toplumsal yapı kurgulamıştır.
Yakın geçmiş örneklerine bakarsak;
1838 Baltalimanı Serbest Ticaret Anlaşması
1839 Tanzimat Fermanı,
1854 Dış borçlanma süreci
1856 Islahat Fermanı
1875 Moratoryumu
1888 Muharrem Kararnamesi
1908 İkinci Meşrutiyet
Bütün bu başlıklar altında incelenecek tarihsel süreç, Kemalist ekonomik politikaların temel yaklaşımını doğrular niteliktedir.
Kurucu felsefe, çağdaş uygarlık düzeyi derken, batılılar gibi giyinip kuşanmayı, batının ürettiklerini kullanmayı, Türkçe içine batılı kelimeler katmayı değil, hayatın her alanını bilimsel yaklaşımla çözümleyen, yenilenen teknolojik ve felsefik yaklaşımları sorgulayan, hedeflerini güncellemekten çekinmeyen, dogmatik değil diyalektik bir yaklaşımı savunur.
B. Lewis, Türk ekonomik devletçiliğini şöyle tanımlar:
"Devletçilik, özel girişimciliğin ve özel sermayenin işe yarar bir şey yapamayacak kadar zayıf olduğu bir ülkede, devletin milli kalkınma ve milli savunma temel gayesiyle sınai faaliyette bir öncü, bir yönetici olarak öne çıkması durumudur."
1929-1938 dönemi için, sadece dış ticaret dengesine dâhi bakıldığında, uygulanan ekonomik politikaların sonuçları rahatlıkla görülebilir.
Detaylı bir karşılaştırma için değerli bir kaynak önerisi için
İlgili kaynakta görülebilecek tabloların okuması yapılırken, devletçiliğin 1930'lar ile 1940'lı yıllardaki uygulama farklarının da bilinmesi gerekir.
Diğer taraftan, cumhuriyet hükümetleri bağlamında, bütün tarihsel süreç boyunca siyasi problemlerimizin alt yapısında yer alan asıl etkenin ekonomik seçimlerimiz olduğu da rahatlıkla izlenebilir.
Devletçilik ve milli ekonomi sayesinde; dış borçlanmaya odaklanmadan, kredi kaynaklarına herhangi bir ayrıcalık tanımamak şartıyla, oldukça az miktardaki dış kredi ile kalkınma sağlanabilmiştir:
Rusya ve İsveç'ten alınan 17 milyon civarı toplam krediler, devletin kamu sektöründe yaptığı 500 milyonluk yatırım yanında oldukça düşük kalır.
Milli gelirin yaklaşık %10 kadarının yatırıma döndürülebilmesi mümkün olmuş, gereken finansman enflasyon oluşmadan sağlanabilmiştir.
Gereken finansman, vergi gelirleri, devlet işletmelerinin kâr rezervleri, ticaret fazlalıkları, devlet bankalarının işlemleri ve iç borçlanma yoluyla sağlanmıştır.
Toplumsal yapıyı, vasıfsız tarım işçiliğinden sanayi üreticisi olmaya taşımış, fikir ve sanat hayatında canlanma başlamıştır.
Türk parasının değeri artmış, 1934 yılında 1 Amerikan Doları, 1,26 TL değerine getirilmiştir.
Bütün bunları neden yazdığıma gelince:
Devlet küçülmeli, devlet ekonomide olmamalı, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler korosu yeniden görev başında...
Hem de tüm güçleriyle...
Yazıda değinmeye çalıştığım bütün bu gerçeklere rağmen, ısrarla bizi diplere çeken aynı masalları okumaya devam ediyorlar...
Devletin sahip olduğu işletmeler eliyle yaratılan işgücü potansiyelini, artı değeri, topluma kattığı kültürel değerleri görmezden geliyorlar...
İlgili kamu kurumların, bazı işini bilenlerce, içlerinin nasıl boşaltıldıklarını ise bilmezden gelip, rahat rahat ahkâm kesiyorlar...
Gerçekten yerli ve milli olmanın anlamını konuşmuyorlar, karşı çkanlar, muhalefet olarak görünenler de karşı olduklarıyla aynı programları savunduklarının görmezden gelinmesini istiyorlar...
Gelecek kurgularında bağımsızlığın adını dâhi anmadan, tam sömürge düzenini tek seçenek olarak sunup, para kazanmanın tek yolu budur diyorlar...
Tekrar tekrar aynı masalları anlatıyorlar...
En kötüsü de bu masallara inandırıyorlar herkesi!
İtirazım var!
Devletçilik denilince akıllarda yaratılan köhne bürokratik sisteme!
Ülke kaynaklarının, liberalizm adı altında, belirli bir kesimin zenginliği için kullanılmasına!
Ülke kaynaklarının yabancılar yararına uygun tasarlanmasına!
Millete ait olanın elinden çarpılıp alınmasına!
Milletin emek gücünün köle zihniyetiyle çalınmasına!
Milletin, yaratılan başıbozuk neo-liberal sistemin korkunç sonuçlarıyla aşağılanmasına!
Kurucu felsefenin temellerinden uzaklaşılmasına!
Hepsine ve daha fazlasına...
Son olarak, tekrarcılardan bir türlü kopamayan sevgili milletime...
İtirazım var...
Kaynaklar ve detaylı bilgi için okuma önerisi:
Türkiye İktisat Tarihi, K. Boratav
Türkiye Ekonomisi, R. Kurtoğlu
Hangi Atatürk?, A. İlhan
Türk Düşününde Batı Sorunu, N. Berkes