Bazı yönetmenlerin filmlerini izlemek özel bir ruh hali gerektiriyor. Bunun bir cumartesi gecesi, canımız da dışarı çıkmak istemiyor deyip kanepeye yayılarak izlenecek bir film olmadığını biliyordum. Mısır patlatıp izlenecek bir pazar öğleden sonra filmi olmadığını biliyordum. Rahatsız edici olacağını, bittikten sonra bir süre susup kalacağımızı, sonra üzerinde uzun uzun konuşacağımızı, yorumlarımızın çakıştığı kadar çatıştığı yerler de olacağını, bu yüzden belki birkaç sahneye dönüp yeniden bakacağımızı biliyordum.
Bazı yönetmenlerin filmlerini izlemek törensel bir şey.
Bir ruh hali gerektiriyor.
Yorgos Lanthimos’la Köpek Dişi filmiyle ilk tanıştığımda beni ne beklediğini bilmiyordum. Şöyle güzel bir film arayıp seçenekler arasında boğulduğumuz ama bir türlü bir şey seçemediğimiz bir geceydi. Tüm seçenekler fazla bildikti –tek tek filmleri bilmiyorduk ama çoğunda bizi neyin beklediğini biliyorduk ve bilmediğimiz bir şey izleyelim derken berbat bir şey izleme riskini de almak istemiyorduk. Derken aklıma Ekşi’deki “Az kişi tarafından bilinen şaheser filmler” başlığına bakmak geldi. Film izlemeyi seviyor ve arada böyle kararsız kalıyorsanız bu başlığı şiddetle tavsiye ederim.
Neticede o gece bahtımıza Köpek Dişi çıktı.
Yeter ki fikrin büyük olsun
Film her bakımdan etkileyiciydi ama beni en çok böylesine küçük bir bütçeyle böylesine büyük bir film çekilebilmiş olması etkiledi. Ortalık “Bütçe küçük,” diye ağlayan yönetmenden geçilmiyor. Oysa yeter ki fikriniz büyük olsun.
Aynı gece, yeni bir yönetmen keşfetmenin heyecanıyla hemen Alpler’i de izledik.
Köpek Dişi ile aşmıştı hakikaten; ama Alpler’in de hayal kırıklığı olduğunu söyleyemem.
Istakoz’u tabii ilk izleyenlerdik.
Artık bizim “komşu” Lanthimos’un emrinde büyük bütçeler, Colin Farrel’lar, Rachel Weisz’ler falan vardı.
Kutsal Geyiğin Ölümü için de, dediğim gibi, uygun ruh hali kolluyordum. İyi ki de öyle yapmışım. Başka hiçbir işimin olmadığı parçalı bulutlu bir havada izledim, sonra günü öyle parçalı bulutlu geçirdim.
Nefretten korkmayan yönetmen
Lanthimos’u hiç bilmeyenler için şöyle özetleyeyim. Bir kere çok özgün bir anlatım biçimi var. Robotik karakterler, düz ve açık diyaloglar, çekimler… Alakasız bir yerde bile görseniz anında “Lanthimos filmi” dersiniz.
Önce uzun süre merakta bırakıyor (ilk yarım saat falan “Ne oluyor ya?” diye geçiyor). Yavaş yavaş, Lanthimos’un o filminde kurduğu evrenin kurallarını öğreniyorsunuz. (En azından ben öyle yapmanızı öneririm. Önceden filmi okuyup hazırlıklı olmayın. Gerek yok. Merak etmeyin, anlatacak. Sonradan film üzerine yazılmış her şeyden daha iyi anlatacak.)
Bu arada sizi geriyor –geriyor, geriyor, geriyor!
Filminden nefret edebileceğiniz ihtimalinden belli ki zerre çekinmiyor. Sanırım büyük yönetmenleri büyük yönetmen yapan da bu. Siz o kadar da umurlarında olmuyorsunuz. Onların söylemek istedikleri bir söz ve bunu aktarmak için bir hikâyeleri oluyor –hikâyenin gereğini yapıyorlar. Siz ister seversiniz ister nefret edersiniz. Anlamaya çalışırsınız ya da ardınıza bakmadan kaçmak istersiniz ya da kaçmak istediğiniz halde oturup anlamaya çalışırsınız. Siz bilirsiniz.
Ah benim zavallı kısır hayal gücüm
Lanthimos’un söyleyecek sözü var. Hem de devlet, toplum yaşamı, ölüm, ilişkiler, modern insanın çelişkileri falan üzerine. Hatta kadın-erkek ilişkisi ve aşk üzerine.
Bu çok sıradan görünen konuları inanılmaz sıra dışı hikâyelerde merkeze oturtan inanılmaz sıra dışı bir anlatım biçimi var. Bu hikâyeleri yazan kafa artık nasıl bir kafaysa; benim her seferinde kendi zavallı, mantığın sınırlarına hapsolmuş hayal dünyamdan utanmama sebep oluyor.
İzlediyseniz ve sevdiyseniz zaten hiçbir filmini kaçırmıyorsunuzdur. Bu post’un bir amacı, Steemit’te film-kitap-sanat kardeşliği kurmak, Ekşi’nin yaptığı gibi az kişinin bildiği şahane şeylerden ve değişik kafalardan birbirimizi haberdar etmek vesaire.
Ama olur ya dikkatinizden kaçtıysa, “Bu manyağı ben nasıl kaçırmışım,” deyip arka arkaya izlemeyin sakın. Demedi demeyin, fena dağıtır. Uygun anları kollayıp, gerekirse araya uzun zamanlar koyarak teker teker izleyin.
İyi seyirler.
Bu arada sizi Burn’le baş başa bırakıyorum: