PAZARTESİ SENDROMU
“Sizin hiç babanız öldü mü?” demiş ya şair... Benim de bir kere öldü... Belki kör olmamıştım Cemal Süreya gibi. Çünkü babasız olmanın ne olduğunu bilmek için önce bir babaya sahip olmak elzemdi...
Halbuki ben hiç görmedim, hiç tanımadım onu. Hiç elinden tutup parka gitmedim, hiç: “Aman babam duymasın!” diyemedim anneme. Yemek masasına oturmuş, ailece yemeğimizi yerken hiç demedi bana: “Kızım annen yoruldu, suyu da sen getir.” diye. Ve de olamadı hiç okul müsamerelerimde. Hiç gözlerim aramadı onu sahnede bütün gür sesimle şiirimi okurken. Bilemiyordum ki “nasıl bir şey idi bir babaya sahip olmak?”
Pazartesi sendromunun ne olduğunu ilkokula giderken öğrendim. Şehrin plazalarına sıkışan beyaz yakalılar gibi çok vaktim yoktu öğrenmek için. Çünkü çocuklar acımasızdı. Her Pazartesi sabahı ilk teneffüste babaları ile ne yaptıklarını anlatırlardı. Hangi lunaparka gitmişler, hangi oyunu izlemişler, ödevlerini yapmadıkları için nasıl zılgıtı yemişler... Anlatır dururlardı acımasızca. Öğretmenlerimiz kızdığında; “ya kulağına giderse?” diye endişelendikleri babaları vardı onların.
Halbuki ne şanslılardı bir bilseler. Çünkü onlara okul çağlarında kızacak olan baba, evlilik çağında ikinci dansı edecekleri kavalyeleri olacaktı. Olur ya el oğlu hayırsız çıkarsa, dönecekleri ocağın adı bile “baba ocağı” olacaktı. “Beni kimsenin sevmesine gerek yok, o sevsin yeter” diyecekleri bir babaya sahiplerdi.
Tanrı mı adaletsizdi? Yoksa adalet mekanizması Al Capone’un dediği gibi mi çalışıyordu bilmiyordum. Ama isyan edecek bir mevki, bir makam, bir güç, bir kudret arıyordum. Amerikalı zencilerin diyaloglarının filmlerdeki çevirisi gibi; “lanet olsun dostum, senin benimle sıkıntın ne?” diye haykırıyordum hayata. Aslında ben filmdeki diyaloğu seslendirirken feodal bilinç, alt yazıdaki gibi yumuşatıyordu haykırışlarımı.
Bugün hala bir yerde “Pazartesi Sendromu” başlıklı bir yazı okuyunca kalbime bu yazdıklarım gelir. Çünkü beyaz yakalılar için “çağın vebası” hükmündeki bu iki kelimelik zoraki cümle; benim için tarif edilmez bir acının yüreğimde maden çıkarmasıdır.
Pazartesi günleri üç seçeneğim vardı benim. Ya tarif edilemez bir mutsuzlukla diğerlerinin mutluluğuna şahit olmak, ya konuyu değiştirmek veya mutsuzluğumu tek başıma yaşamak için oradan uzaklaşmak.
Benim bir kere babam öldü... Sizin hiç öldü mü?
Böylelikle ilk konuk yazarımızı ağırlamış oluyoruz. Sevgili , bu duygusal yazıyı bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederiz.