Geçen gece arkadaşlarla otururken bir arkadaşım ütopya kurulamadığını, bunu uzun uzun düşündüğünü fakat sonunda hep distopik ortam ve dünyanın oluştuğunu söyledi. O geceden beri sürekli bir ütopya kurma peşindeyim. Kıstas tabi ki de tıkır tıkır işleyebiliyor olması.
İlk kurma deneyimimi o gece konuşma esnasında yaşadım. Kaos olduğunu ve dünyada yüz insanın yaşadığını varsayarak bir sabaha uyansak ne yapardık? Ütoypa kurabilmek için sayı çok önemli. Neticede çokluğun olduğu ortamda yeniden bir kaos ihtimali çok yüksek.
Uyandığınız sabahta nicelik olarak değişimin yanında sağlam bir nitel değişime de uğradığınızı düşünün. Sınırsız bir gücünüz ve olayları değiştirme kabiliyetiniz olsun. Bir nevi yeni dünyanın tanrısı sizsiniz. Ve kuracağınız, kuracağımız ütıopya nasıl işlemeli ki tekrar kendimizi bir distopyanın içinde bulmadan yaşayabilelim.
Gelgelelim sıkıntının kaynağı da burada. İnsan özü itibari ile bencil, kötü ve açgözlüdür. Elinde bulundurduğu gücü kendi çıkarları için kullanması gayet makul bir seçim. Fakat burada yine bir çıkmaz durum söz konusu. Çıkarlarımız doğrultusunda hareket ettiğimiz sürece olası bir ütopya kurulamaz.
Yüzeysel ele aldığımda, evet her şey tıkırında çalışıyor, ama birkaç kademe üste çıktığımızda, derinlemesine ele aldığımızda sıkıntılar katlanarak büyüyor.
Yarın sabah uyandığımız andan itibaren yüz kişilik bir toplulukla güne başladığımızda sonsuz sayılabilecek yiyecek ve barınma imkanına sahip olacağız. Evet, ama içgüdüsel olarak bazı değerler ve yargılarla da karşı karşıya kalacağız. Örneğin biri birine aşık olacak, biri diğerine üstünlük kurmak isteyecek, bir diğeri iki yüz değil de dört yüz yıllık yiyecek depolamak için kavga edecek… bu liste bu şekilde uzar gider.
Postmodern zamanda insanın sahip olma arzusu ve değer yargısı neticesinde bu ütopyanın kurulamayacağı kanaatindeyim. Yani biraz daha zamanı geri sarsak; 1500, 1600’lerin dünyasına gitsek. Uyandığımız kaos apartman aralarında değil de kerpiç evlerin bulunduğu bir ortaçağ ülkesinde olsa, işler nasıl ilerlerdi ? Tarım, hayvancılık için insanlar iş bölümü mü yapardı, yoksa aralarında sağlam bir mücadele mi başlardı? veya çok erzak depolayan bu avantajı kullanıp diğer insanlar üzerinde üstünlük kurmaz mıydı ?
Günümüz şartlarında veya geçmişten bir kesitte hiç fark etmez bir ütopyanın varolabileceği ihtimali artık gerçekten absürd geliyor. Israrla denesem de hep bir noktada tıkanıyorum. Genelde de bu noktanın insan kimyası ve benliğinden kaynaklandığı sonucuna varıyorum. Sanırım en başta insanı değiştirmek, en baştan yaratmak gerekiyor.
Bir arkadaşım, başka bir konu üzerine şöyle bir yorumda bulunmuştu: ”nasıl aslanın avlanması ihtiyacın yanı sıra içgüdüdür, belki de insanın içgüdüsü de yakmak, yok etmektir. Doğamızda bu vardır” demişti. Asırlar süren yaşam mücadelemiz ve içine düştüğümüz, hiç çıkamadığımız distopyanın sebebi belki de budur.
Neyse ki hala vazgeçmiş değilim. Hala bir ütopya kurulabileceğine inanıyorum, deniyorum. Sizin de denemenizi istiyorum. Sık sık siz de düşünün, “bir ütopya nasıl kurulur ?” belki hep beraber düşünürsek bir gün ütopyanın içine uyanırız.
Herkese düşünce evreninde bol şans dilerim...