Merhaba sevgili meraklı dostlar! Bir sürelik suskunluktan sonra düşünce kırıntıları dağıtmanın vakti geldi de geçiyor bile. Kırıntı deyip geçmeyin, damlaya damlaya ekmek olur beyniniz. Şimdiden afiyet olsun diyerek döküyorum nimeti buralara.
Bugunkü konumuz beynimizden ekmek yapmak. Yani beynimizi doldurmak, doyurmak. Şimdi beyin dedik, düşünce kırıntıları dedik, bu tarife göre beynimiz nasıl ekmek olur? Beyin ne yer, ne ile doldurur, nasıl sonsuz düşünceler sofrası halindedir?
Bu konunun öznesi olarak saygıdeğer John Locke ve ünlü argümanı “Tabula Rasa” kavramından yola çıkacağız. Tabula Rasa boş levha anlamına gelir. John Locke aydınlanma döneminin en önemli ampirist (deneyci) filozofudur.
Temel derdi ise doğuştancılığı savunan rasyonalistlere (akılcılar) tümden karşı çıkan bir felsefe geliştirmektir.
Peki nedir bu doğuştancılık?
Doğuştancılık; insanın zihnindeki düşüncelerin, kavramların, ilkelerin, en azından bir kısmının, doğuştan insan zihninde bulunduğunu yani doğuştan geldiğini savunan rasyonalist bir düşünce akımıdır. Yani rasyonalistlere göre bizler doğarken bazı temel bilgilere sahip olarak dünyaya geliriz. Beynimiz boş değildir, bütün bilgiyi yaşayarak elde etmeyiz. Biz o bilgilere doğuştan sahibizdir.
Örnek vermek gerekirse Platon’da bir rasyonalisttir ve bilgiyi doğuştan getirdiğimizi söyler. Bunu anımsama yöntemiyle yaptığımızı belirtir. Platon’un ünlü idealar öğretisinde bahsettiği bilginin kaynağı aslında ruh göçü ile bağlantılıdır. Daha önce idealar aleminde yani asıl dünyada bulunmuş olan ruh her türlü bilgiyi oradan elde etmiştir. Yani Platon; bedene hapis olup, dünyaya düşen insanın bilgisizmiş gibi görünse de anımsama yolu ile yani hatırlayarak bilgiye sahip olduğunu söyler.
Tabi bu doğuştancılık fikri pek karın doyurmadığı için epey eleştiri ve karşıt görüş grubu oluşmasına neden olmuştur. İşte Locke, bu konuda halay başıdır diyebiliriz.
Locke eleştiri oklarını çekerek insan zihninin doğuştan hiçbir bilgiyi getirmediğini, bunun aksine insan doğduğunda zihninin boş bir levha gibi olduğunu düşünür. Doğduğumuz andan itibaren yaşayarak, öğrenerek, deneyimleyerek boş levhamızı doldurduğumuzu söyler. Dolayısıyla bilginin kaynağını başka bir öte dünya, ruh göçü veya hatırlama yoluyla değil, dış dünyaya ait deneyimlerimiz olduğunu belirtir. Doğuştan boş levha gibi olan insan zihni yaşadıkça duyu ve deneyim aracılığı ile bilgi ile dolmaya başlayacaktır. Yani bilgimizin kaynağı tamamen duyum yani beş duyu organımızdan gelen algılar ve deneyimlerimizdir.
Buna göre Locke için, fiziksel varlıklar, bizim zihnimizde bu dünya ile ilgili sahip olduğumuz tüm bilgilere duyular aracılığı ile neden olurlar.
Bu bağlamda Locke şöyle der:
“Nihil est in intellectu non fuerit prius in sesu.”
Yani;
“Zihinde daha önce duyulardan geçmemiş hiçbir şey yoktur.”
Buna göre duyularımız ve algılarımız fiziksel nesnelerden aldığı bazı niteliklerin -renk, biçim, boyut, içerik vb.- bilgilerini alır ve beynimize gönderir. Böylelikle boş levhamız da varlıkların duyusal niteliklerinin bilgileriyle dolmaya başlar. Biz daha sonrasında bize duyular aracılığı ile aktarılan bu bilgiler üzerinden düşünmeye ve onları yorumlamaya başlarız.
Evet sevgili meraklı dostlarım, Locke’ye göre boş levhamızı doldurmak işte bu kadar basitken etrafımızda hala kafalarının içinde sadece boş levhalar taşıyarak dolanan birçok insanı görmekte hiç zor değil. Hadi o halde boş levhaları dolduralım!
Unutmadan, bu konuyu hazırlamamda emeği geçen tüm boş levhalılara da bir teşekkürü borç bilmem.
Kaynak: Bu yazı kişisel ders notları ve bilgi birikiminin ürünüdür. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiye ulaşmak isterseniz, tüm felsefe tarihi kitaplarından yararlanabilirsiniz. Yazının tüm hakları ’ye aittir.