Yazdığım bilimkurgu öykü ve romanlarına inandırıcı bir arka plan oluşturmak üzere gelecekte dünyanın nasıl bir yer olacağını tahmin etmeye çalışıyorum. Bu amaçla uzunca bir zamandır gelişmekte olan teknolojiler, ekonomik dinamikler ve değişen toplumsal eğilimler üzerine araştırmalar yapıyorum.
Geçmişin ve bugünün bilgileri ışığında geleceği öngörmek mümkün müdür? Bunun kısmen mümkün olduğuna inanıyorum. Böyle bir inanca sahip olmasaydım gelecek hakkında fikir sahibi olmak için bunca zahmete katlanmazdım.
Mikrodan makro plana doğru ilerledikçe geleceği tahmin etmek görece kolaylaşıyor. Toplumların ve dünyanın genelinin geleceğini tahmin etmek görece kolay. Bireylerin yazgısını ve tekil olayların akıbetini tahmin etmek epeyce güç. Yine de, hiç yoktan iyidir düşüncesiyle şirketler, işe alım sırasında bireylerin akademik ve profesyonel özgeçmişlerini inceleyerek o bireyin şirkette gösterebileceğini performansı tahmin etmeye çalışıyorlar.
Türkiye hakkında aşırı iyimser ya da fazlaca kötümser gelecek senaryoları çizildiği durumlar oldu. Örneğin 2010 yılında 2008 krizinin etkilerinden halen kurtulamamış olan Avrupalılar, o dönemki ekonomik büyümesine bakarak, Türkiye'nin geleceği hakkında toz pembe tablolar çiziyorlardı. Türkiye 15-20 sene sonra ekonomik ve sosyal bakımdan Avrupa'yı yakalayacaktı. Bu durum 2013 sonrasında tam tersine döndü. Dünyada faizler yükselmeye başlayınca Türkiye bir anda tukaka oldu. Oysa uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında Türkiye ne uçuyor, ne de batıyor. Orta gelişmişlik düzeyinde olan, hem nüfus, hem de ekonomik büyüklük bakımından dünyanın kabaca %1'ini oluşturan vasat bir ülke.
Dünya ekonomik tarihinde krizler ve sıradışı ekonomik gönenç yılları oldu. Yine de ortalamada dünya ekonomisi kabaca yıllık %3 dolayında büyüyor. Dünyadaki nüfus dinamikleri ve yapılan inovasyonların hızı bu kadarına elveriyor. Bu ekonomik büyüme tekil olarak bireylerin, şirketlerin ve hatta ülkelerin performansından bağımsız bir biçimde, neredeyse bir zorunluluk olarak gerçekleşiyor.
Batıda 19. yüzyılda büyük bir determinizm rüzgarı esmişti. Newton fiziği bir cismin başlangıç koşulları bilindiğinde onun hareketlerinin tümüyle öngörülebilir olacağını ortaya koyar. Eğer durum böyleyse mevcut verilere bakarak geleceği tahmin etmek mümkündür. 20. yüzyılda kuantum fiziği determinizm taraftarlarının elinin zayıflamasına yol açtı. Kuantum fiziği belirli bir ölçeğin altındaki cisimler açısından gelecek tahmininin olanaksız olduğunu gösteriyordu. Bu belirsizlik hali hesaplama kapasitesinin yetersizliği ya da bilgisizlikten değil, bu ölçekteki ışık, elektronik gibi parçacıkların doğasından kaynaklanıyordu.
Kuantum parçacıkları bir yana, gözle görebildiğimiz ölçekteki cisimler açısından da tahmin güçlüğü yaratan dinamikler var. Bu dinamiklerden başlıcası etki tepki mekanizmaları. Arz talep üzerinden çalışan ve bu yönüyle oldukça basit bir matematik temel üzerinde işleyen piyasalarda kaotik hareketler gerçekleşebiliyor. Etki ve tepki mekanizması basit matematiksel bileşenlerden çok karmaşık örüntülerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Kelebek etkisi olarak da bilinen kaos hali çok küçük rastgele etkilerin büyük olayları tetiklemesini sağlayabiliyor. Verilen meşhur örneğe göre bir kelebeğin kanat çırpması koşullar uygun olduğunda büyük ölçekli bir fırtınayı tetikleyebiliyor. Arap baharının Tunuslu bir gencin kendisini yakması ile başlaması kaos dinamiğine örnek olarak verilebilir.
Bu sürprizlerle dolu, kaotik dünyada hangi gelecek tahmininden söz ediyoruz? Türkiye liberal demokratik bir ülke mi olsun yoksa komünist mi olsun tartışmalarının yapıldığı 70'lerde aydınlar 2000'li yıllarda Türkiye'de İslamcı bir iktidarın iktidarda olacağını tahmin edebilirler miydi?
Bütün bu güçlüklere rağmen, özelden genele doğru gidip zaman penceresini de genişlettikçe çok uzun zamandır geçerli olan trendlerin ayırdına varılabiliyor.

Şehirleşme bu türden bir trend. İlk apartmanlar eski Roma'da ortaya çıkmış. Yüzyıllardır insanların küçük yerleşim yerlerinden aşamalı olarak şehirlere göçü devam ediyor. Bilimkurgu romanlarının gözde mekanlarının gökdelenler olması boşuna değil. Avcı toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişle insanlar öncelikle köylerde toplanmaya başlamışlar. Ardından şehirler, metropoller ve mega şehirler gelmiş. Bu durumun ekonomik bir temeli var. İnsanlar şehir merkezlerinde toplandıkça elektrik, su, internet gibi altyapıların birim maliyeti azalıyor. Köylerden başlayarak yerleşim yerlerinde yaşayanların sayısı 2 kat arttığında ekonomik verimlilik ve inovasyon da %10 artıyor. Nüfusun ikiye katlanma sayısı arttıkça ekonomik refah da %10'luk dilimlerle yükseliyor. Dünyanın yer yerinde İstanbul benzeri megapoller o ülkede yaşayanlara ortalamada en yüksek ekonomik refahı sunuyor.
Nüfus artışı da insanlık tarihi boyunca süregelmiş istikrarlı bir trend. Teknolojik gelişmeler daha fazla sayıda insanın beslenmesine olanak sağladıkça dünyadaki insan nüfusu sürekli artmış. Bu durum diğer canlılara yaşam alanı kalmaması ve çevre kirliliği gibi olumsuz sonuçlar doğuruyor. Bugün gelişmiş ülkelerde nüfus artışı neredeyse durma noktasına gelmiş durumda. Türkiye benzeri gelişmekte olan ülkelerde de nüfus artış hızları dramatik bir biçimde azaldı. Hızlı nüfus artışı şu anda sadece Afrika, ortadoğu ve uzakdoğunun az gelişmiş toplumlarına has bir durum. Dışarıdan yüksek miktarda göç alınmazsa Türkiye nüfusunun 2050 yılında 100 milyona ulaşarak durağan hale gelmesi bekleniyor. Dünya nüfusunun da aynı tarihte 10 milyar seviyesinde neredeyse durağan hale geleceği öngörülüyor.
Karl Marx'ın Hegel'den devraldığı tarihselcilik fikrine göre, dünyada uygarlığın gelişimi bireylerden, şirketlerden ve toplumlardan bağımsız zorunlu bir süreç. Marx kapitalizm analizlerinde bu gelişim sürecinin zorunlu olarak komünizme yol açacağını öne sürmüştü. Kısmen haklı, kısmen haksız çıktı. Komünist devrim onun düşündüğü gibi gelişmiş ülkelerde değil, görece az gelişmiş Rusya'da gerçekleşti. Komünizm kapitalizme kıyasla sonradan gelişen bir düzen olmasına rağmen 1989'da çözüldü. Bugünlerde en azından söylemde komünist olan Çin dünya liderliğine aday durumda.
Kurzweil tarihsel gelişimin sadece zorunlu olmadığını, bu gelişimin aynı zamanda yine zorunlu olarak hızlandığını teknolojik trendler üzerinden gösterdi. Gerçi Kurzweil Hegel ya da Marx'a bir atıfta bulunmuyor, bağı ben kuruyorum.

Gelecek tahminlerine o çağın gündemi fazlasıyla damga vuruyor. 1950'ler, 1960'lar ve 70'lerin en sıcak gündemi nükleer enerji ve uzay çalışmalarıydı. O dönemde yazılmış bilimkurgu romanlarında, çekilmiş bilimkurgu filmlerinde bu gündemin derin izleri görülebiliyor. Uzaya çıkılıp aya ayak basılınca gezegenler hatta yıldızlar arası yolculuğun 2000'lerde mümkün olacağı düşünülmüştü. Nükleer enerji geleceğin yıldızı olacaktı. Bugün bırakın başka bir yıldıza seyahat etmeyi henüz komşu Mars gezegenine bile insanlı uçuş gerçekleştirebilmiş değiliz. Uzay 1999 dizisi hoş bir anı olarak kaldı. Uçan arabalar hâlâ ortada yok. Bugünün gözde enerji kaynağı nükleer değil, güneş enerjisi.
Geleceği gördüğünü iddia eden sahte bilginler geçmişte de olmuştu, bugün de var. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ortaya atılan iddialara temkinli yaklaşmak gerekiyor.
Geleceği tahmin etmek ne kadar güç olursa olsun, bu zevkli uğraştan vazgeçme lüksümüz yok. Geleceğimizi akılcı bir biçimde planlamak ve çocuklarımıza daha iyi bir gelecek hazırlamak için bu konudaki çabalarımızı sürdürmek durumundayız.
Görsellerin kaynağı: https://pixabay.com