Büyük bir hayranlığa yol açan, olağanüstü anlamında kullanımına hepimiz aşinayız. Lakin kelimenin anlamına baktığımda, âdetleri yırtan anlamını okuyunca gülümsedim. Dünkü yazımda kendime birtakım âdetler, alışkanlıklar edinmeyi hedeflerken, karşıma çıkan bu güzel kelimenin anlamı beni düşünceye sevketti diyebilirim. Öncelikle neler yaptım dün, biraz bahsedeyim. Dün yazımda bahsettiğim program gerçekten çok hoşuma gitti, kurcalarken birkaç yapmam gereken ama ertelediğim şeyleri de listeye ekledim. İçlerinde neredeyse birkaç aydır sürekli ertelediğim bir iki şey vardı. Oraya yazınca yapmak zorunda gibi hissedip yaptım ve üzerimden büyük bir yük kalktı. Oraya eklediğim bir şeyi yaptıktan sonra işaretlemek, bir şeyi başarmış ve tamamlamış olmanın verdiği güzel bir hissi de beraberinde getiriyordu. Gün boyunca diğer işlerimi hallederken, aklımda sürekli şu vardı. Ya her gün yazamazsam, her gün yazacak ne bulabilirim. Keşke o postu hiç göndermeseydim, gibi gibi şeyler. Evet itiraf ediyorum birazcık pişmanlık duydum. Bir taraftan da yazmanın bana iyi geleceğini, kendimi daha iyi hissedeceğimi söyleyip karşı bir ses oluşturuyordum. Evet, iyi gelecek, buna inanıyorum. Tüm bunları içimden geçirirken, bir taraftan da yarın ne yazsam diye düşünmekten, kafamda planlar yapmaktan geri kalmıyordum. Örgülerimle alakalı yazsam diye aklımdan geçirdim, hem bu vesileyle yarım kalan oyuncaklarımdan birini bitirmiş olurdum. Ama örgülerimi önce bir düzene sokmam lazım, yarım bıraktığım, henüz başladığım bir sürü oyuncak beni bekliyor. Mutlaka önümüzdeki günlerde bu işe de bir el atmalı deyip aklımdaki diğer konulara yoğunlaştım. Akşama doğru bugün için bütün planlarımı oluşturmuş, listemdeki her bir görevi harfiyen yerine getirmiş, günü başarıyla tamamlamıştım aslında. Günümü verimli bir şekilde tamamlamıştım, beklemediğim şekilde verimli hem de.
Bunu idrak edeli aylar oluyor aslında. "Ey bütün ihtimallerin ve mucizelerin Rabbi. Benim için en güzelini yarat. Dupduru bir başlangıç. Lütfen." Ama olmadı. Bekledim, dua ettim, hayal ettim, istedim, çok istedim. Ama olmadı.
Kızıl bir akşam üzeri ölmek istiyor insan. Bir ikindi vaktinde, tam da kuşlar göğü terk etmişken.
Ama olmuyor. Yaşamak istiyorsunuz olmuyor, ölmek istiyorsunuz olmuyor. Neden sorusu zihninizi kemirip duruyor. Ne kadar kendinizi meşgul ederseniz edin, o içinizdeki ses, kafanızdaki sorular hiç bitmiyor ve geçmiyor. Böyle sürüp gidecek gibi her şey, diyorsunuz. Ben hep başa döneceğim, hep en başa. Yine her yazımda bu acıyı anmadan geçmeyeceğim. Dün bahsetmiştim hani,
Bilirim ki bekletildiğimiz bir vade var ve olandaki hayra rıza, kolay değil, artık iman ettim.
Bunun üzerine başka ne diyebilirim ki. Sadece o vakti bekliyorum. Beklemekten başka elimden gelen hiçbir şey olmadığı gerçeği canımı sıksa da, beklemekten de vazgeçmeyeceğim. En azından bunu yapacağım...
Konudan konuya atlamaya başladım yine. Aslında bugün bambaşka bir konudan bahsedecektim. Dün akşam yağan karın güzelliği beni dışarı çıkmaya zorlamış, kısacık bir zaman sonrasında kendimi evin önünde buluvermiştim. Başta üşengeçliğime yenik düşecek oldum. Hem yağan karın tadını çıkarıp, hem de yaşadığım şehri anlatan yazım için biraz fotoğraf çekerim diye düşünüp vazgeçmeye fırsat vermeden hazırlandım. Dışarı çıktık, kar öyle hızlı yağıyordu ki, her şey bembeyaz bir örtünün altına gizlenmişti adeta.
Yaşadığım yer oldukça küçük bir yer olduğundan, akşamları ya da gündüzleri dışarıda fazla insana rastlayamıyorsunuz. Sadece yazın bazı günlerinde kalabalıklaşır, o da en fazla bir ay sürer. Sonra tekrar o sakin ve huzurlu günlerine geri döner bu şehir. İşte bu nedenle hem genel olarak kimsenin sokakta olmasını beklemiyordum, hem de soğuk havadan ve yağan kardan dolayı. Beklediğimiz de gibiydi. Kimseler yoktu dışarıda bizden başka. Böyle zamanlarda tuhaf bir şekilde huzur buluyorum. İnsanların etrafımda olmamasına öyle alışmışım ki, kalabalık bir ortama girdiğimde garip bir huzursuzluk kaplıyor içimi. Çok insanla bir arada olup konuşmak zorunda olmak, kendinden bir şeylerden bahsetmek zorunda olmak bana o kadar zor geliyor ki. İşte tam da bu yüzden yazmayı seçiyorum, sadece kendi istediklerim var oluyor.
Zor zamanlardan geçtiğinde, etrafındaki herkesin söyleyecek bir şeyi mutlaka oluyor. Çoğu zaman sen duymak istemiyorsun, karşındakini kıracağını bilmesen kulaklarını kapatacaksın ellerinle, ama yapabildiğin tek şey bitirmesini beklemek. İnsanlar kendi yaşamadıkları bir şeyin "geçebileceğini, iyileşebileceğini" söyleme cesaretini nereden alıyor ki diyorsun içinden. Bunu yaşamadan ki umarım kimse yaşamaz, tüm bunları söyleme hakkını nereden alıyorlar, anlayamıyorsunuz. Böyle zamanlarda insan sadece tek bir kişiyle konuşmak istiyor, aynı şeyi yaşadığı kişiyle. Çünkü biliyor ki sadece o anlayabilir onu, çünkü aynı acıyı o da hissetti içinde, ve hala da yüreğinde taşıyan iki kişiden biri o. Onunla konuşmanın verdiği rahatlığı hiçbir kişi, ilaç ve dahi uyku bile veremiyor. Bu nedenle insanlardan uzaklaşmak bazen hatta çoğu zaman iyidir.
Akşama dönecek olursak, ana caddeye gitmeden önce biraz vakit geçirip içimizi ısıttık. Soluklanmak için güzel bir pastane bana biraz da nostaljik geliyor :) Daha sonra ana caddeye çıkıp biraz yürüyüş yaptık. Birkaç kare fotoğraf çektik. O esnada içimden şunu geçirdim. "Şimdiye kadar her şey yolunda gitti. Bu işte bir tuhaflık var." Daha lafımı bitirmeden tüm şehrin elektiriği gidiverdi. Karanlıkta öylece kalıverdik. Ben ve koca çenem. Neyse karanlıkta da kalsak yürüyüşümüzü devam ettirdik bir süre. Arabayı bıraktığımız yer uzağımızda kalmıştı. Çukurlar ve biriken su birikintileri karanlıkta biraz zorlasa da arabaya ulaşıp evimize dönebildik. Bütün şehir karanlığa büründüğünde epey ürkütücü oluyormuş. Bunu da yaşamış oldum. Eve döndüğümüzde apartmanımızın sevimli kedisi bizi karşıladı. Öyle tatlı bir şey ki. İlk geldiğinde köpeklerden korkup sığınmış apartmana ama burada herkes ona güzel baktığı için şimdi sürekli burada. Böylelikle eve dönmüş olduk. Eve dönmek içimi müthiş bir huzurla dolduruyor. Yazarken bile bu böyle hissettiriyor. Eve dönmek güzel şey. :)
Okuyan herkese çok teşekkürler.