Günler öylesine geçiyor. Biraz hastayım diyorum soranlara. Nasılsın sorusuna iyiyim demek istemiyorum artık, bu yalanı devam ettireli uzun zaman oldu. Güçlü görünmekten yorulduğumda hastalık bahanesiyle acıya teslim oluyorum, boyun eğiyorum sanki. Düşünmemek için her sabah kendime yeni yeni işler icad ediyorum. Çünkü geceleri uyuyabilmek için gündüzleri kendimi bolca hırpalamam gerekiyor. Kalkıp bir ara cezveyi ocağa koyuyorum. Boğazım fena acıyor. Yazmayıp da içimde biriktirdiğim bütün zehir orada toplanmış sanki. Ben istiyorum ki, ıhlamur fiziksel acılarımıza nasıl iyi geliyorsa kalbi meselelerimize de şifa olsun, içimizdeki yaraları da iyileştirsin. Olmuyor.
Belki de önümüzdeki yılın tam da bu zamanlarında; kimin hangi anılarına, hangi hüznüne, hangi sevincine ev sahipliği yapacağını bilmediğim bu evde, çoktan tüylenmiş bin yıllık hırkamı parmak uçlarıma kadar çekip pencereden sokağı seyrediyorum. Bir şarkı eşlik ediyor.
Sokak sakin. Sessizliği bozan tek ses çatılardan düşen buz kütlelerine ait. Sanki kimsenin yaşamadığı ve aslında var olmayan bir şehre, bir sokağa hapsedilmişim hissini veriyor izlemek. Aslında şu yaşadığım günlerin gerçek olmaması düşüncesi, bir anlığına da olsa kalbime ferahlık veriyor. Geçtiğinde ise daha bir yakıyor insanın kalbini gerçeklik. İnsan hastayken daha bir yoğun mu yaşıyor kalbindeki kederi, bilmiyorum. Böyle zamanlarda, "Allah'ım" diyorum. "Bana biraz dayanma gücü..."