181 megabyte'lık mucize...
Bugün sizlere boyutu küçük ama yarattığı etkisi büyük, son yıllardaki bağımsız oyunların yükselişinde büyük bir rolü olan 2010 çıkışlı Limbo oyununu tanıtacağım. Oyunu geçtiğimiz ay yaklaşık 5.5 saat sürede 2. kez bitirdim ve yine mest olmuş bir şekilde oyundan ayrıldım. Peki ama geçmişten bugüne süregelen 2 boyutlu platform oyunları tarihinde yerini üst sıralara koyan bu oyunu özel yapan neydi? Neden oyunu her bitiren "buna benzer başka bir oyun daha var mı, onu da oynamak istiyorum" şeklinde hevesli cümleler kuruyordu? Sadece 4 yön ve bir aksiyon tuşu (Ctrl) ile bir oyun nasıl bu kadar başarılı olabilmişti? Üstelik içinde tek bir text veya metin olmadan?
Oyunun bir defa kendine özgü muhteşem bir atmosferi var. Her şey siyah beyaz; puslu, gizemli, bilinmez bir diyarda sürekli sağa doğru ilerliyoruz. Mario gibi mi hayır, Mario gibi değil. Bu oyun epey farklı ve bunu daha ilk saniyesinden o eşsiz görselliği ve ortamıyla bize hissettiriyor. Sağa doğru ilerliyoruz dedik, oyunda ne bir diyalog ne de bir yazı var. Karşımıza birbirinden farklı puzzle'lar çıkageliyor. Kimi zaman baş belası bir örümcek, kimi zaman yuvarlanan cisimler, bazen düşen kütükler, bazen dönen dişli çarklar, bazen de elektrik yüklü zeminler... Oyunda ilerledikçe bu bulmacaların zorluğu da giderek artıyor. Yönettiğimiz küçük karakterimiz sürekli ölüyor, neyseki en son kaldığımız yerden devam edebiliyoruz. Yine deniyoruz, olmuyor ölüyoruz, deniyoruz ölüyoruz. Tabii bu puzzle'lar sadece düşündüren cinsten değil, çoğu kez zamanlama ve beceri de gerektiriyor. Bazı yerlere doğru zamanda sıçramalı veya tutunmalıyız ki Araf'ta da olsak hayatta kalabilelim...
Oyun bizi kendine çabucak bağlıyor, gameplay yani oynanış öylesine sade, basit ve akıcı ki, bizi adeta esiri yapıyor. Ne olacağını merak ediyoruz, "ne kadar harika ve özenle yapılmış puzzle'lar bunlar böyle?" şeklinde düşünmeden duramıyoruz. Mekanik, hidrolik, elektrik demeden her birini çözmenin verdiği hazzı tadıyoruz. Oyunun muhteşem fizik motoru karşısında şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz. Nesnelerin hareketleri ve ağırlıkları, adeta Newton yasalarıyla dans edercesine öylesine gerçekçi ki... Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de kritik yerlerde arka plandan gelen Martin Stig Andersen imzalı müzikler, tüm bu nefis ambiyansı harika bir şekilde destekliyor. Bahsettiğim bütün bu bileşenler Limbo'yu bir bilgisayar oyunundan daha ötesine, bir sanat eserine ve başyapıta dönüştürüyor.
Biraz da Limbo ile Inside karşılaştırması yapalım. Danimarkalı yapımcı firma Playdead Studios'un 2016 çıkışlı diğer platform oyunu Inside'ı da bitirmiş biri olarak diyebilirim ki, firma kesinlikle Inside ile Limbo'nun sahip olduğu tüm dinamiklerin üzerine koymuş ve gelişme kaydetmiş. Ki oyunun 2016 Game Awards ödüllerinde Yılın En İyi Bağımsız Oyunu kategorisini kazanması da savımı destekliyor. Inside'ın genel konsept ve senaryosu daha öndeyken, Limbo zorlayıcı puzzle ve bu hafif klostrofobik, karanlık atmosferiyle ön plana çıkıyor. Yani bulmacaların zorluğu konusunda Limbo, Inside'a göre bir iki tık daha önde gözüküyor.
İster bir gamer olun, ister hayatınızda hiç oyun olmamış biri olun, söyleyeceğim tek şey Limbo'yu tek başına veya sevdiğiniz biriyle mutlaka oynayın derim. Oldukça keyifli bir deneyim olacağından emin olabilirsiniz. Bir ekşi sözlük yazarının da belirttiği gibi Limbo:
Sadece iki renk kullanıp, milyonlarca rengin yaratamayacağı etkiyi ve tepkiyi yaratan bir oyundur.
Steam: https://store.steampowered.com/app/48000/LIMBO/