Kaliforniya gezisinin son durağı olan San Diego yazısıyla bir gezi turunun da sonuna gelmiş bulunuyorum. Kaliforniya hakkında daha fazla yazamayacak olmak ağzımda ne kadar buruk bir tat bıraksa da önümüzdeki ay Miami'ye gidecek olmam bir o kadar da mutlu ediyor beni. Bakalım oralardan nasıl yol muhabbetleri çıkacak. Bu yazıda nereye gittik ne gördük ne fotolar çektikle beraber yol arkadaşımla başımıza gelen ufak bir yol hikayesi de mevcut. O zaman başlayalım San Diego'yu anlatmaya.
Yeşilliği görünce durur muyum, hemen attım mangalı şu çamın dibine.
Şaka şaka alırlar içeri adamı valla...
San Diego
Hiç çaktırmasa da nufüsü 1.4 milyonun üzerinde olan San Diego, Amerika'nın en büyük sekizinci şehri. Güneye doğru arabayı sürmeye devam ettiğinizde hemen Tijuana'ya ulaştığınız bu güzel şehir yıl boyunca süren sıcak havası, geniş plajları ve fok balıkları ile ünlü. 100 km'den uzun bir sahil şeridine sahip olan San Diego, sadece gençler için değil aileler için de değişilmez bir yer olmayı başarmış.
Burası aslında Los Angeles, Venice Beach.
Bir önceki postta bu güzel fotoğrafı paylaşmayı unutmuşum, araya sıkıştırıvereyim dedim :)
LA'den ayrıldıktan sonra yaklaşık 2 buçuk saatlik bir yol sonrasında varılması gereken San Diego'ya tabi ki 2.5 saatte varamadık. Bu tatilde başımıza gelmeyen kalmadı zaten. Ama her zaman pozitif kalmayı da başardık.
Kaynak: pexels.com
Yolla, yolla kaderim yolla...
Amerika, farklı şehirleri ve eyaletleri birbirlerine bağlayan ve genelde Interstate adı verilen otoyollarla dolu. Bu otoyolların numaralandırılması da şöyledir: Eğer ki kuzey-güney istikametinde gidiliyorsa tek rakam, doğu-batı istikametinde gidiliyorsa çift rakam. Interstate adından dolayı da başına bir I harfi koyarlar. Mesela I-5 Kaliforniya'da kuzeye ve güneye gitmek için kullanılır. San Diego da LA'in güneyinde olduğundan dolayı biz de I-5 yolunu kullandık.
Yani yoldan bahsetmeye başlayınca arabayla ilgili bir problemin yavaştan konuyu oluşturmaya başladığını anlamışsınızdır. Arabamıza bir şey olmadı merak etmeyin. Sadece benzinde biraz problem yaşadık. Yola çıkmadan benzin durumumuza baktığımda çeyrek depo olduğunu gördüm. Yeri gelmişken bir bilgi daha sıkıştırayım buraya. Genelde maksimum 15 km'de bir benzinci olur bu otoyollar üzerinde. Ama gelin görün ki bu I-5 üzerinde yaklaşık 40 km boyunca hiçbir benzinci bulamadık.
Burada çoğu eyalette arabanıza benzini kendiniz koymanız gerekiyor.
Kaynak: pexels.com
Arabanın "Low Fuel" diye uyarı vermesinin üzerinden bir yarım saat geçmişti. Sahil şeridinde sıkışıp kaldığımız yola baktığımızda ufka kadar uzanan araç kuyruğunu görmek çok da zor olmuyordu. Benzin uyarısını genelde arabalar 40-50 km'lik daha götürecek benzin kaldığında veriyorlar. Arkadaşa dönüp dedim ki:
Abi hiç mi benzinci yok etraflarda ya? Bir baksana, telefon kolayda senin.
Yazık onun da hiçbir şeyden haberi yok. "Noldu abi? Benzimiz bitiyor deme bana..." dedi. Söylemedim bir yarım saat boyunca ama iş ciddiye bindi artık. 20 km çapta hiçbir şey yoktu ve yolda kalırsak bu trafikte kimse de gelip bizi kurtaramazdı.
Valla öyle gözüküyor. Bir yarım saat önce ışık yandı, son 50 km diyor abi...
Dedim. Nerde yazıyor bakayım dediğin anda 50 km ibaresi de gitti. Meğerse belirli bir seviyenin altında onu da söylemiyormuş köftehor. Bir yarım saat daha gittik öylece. Hafiften açılır gibi oluyordu yol. Sonra bir daha duruyorduk. En yakın benzinciyi de bulmuştuk artık sadece 10 km kalmıştı ama depomuzda ne kadar benzin var bilemiyorduk. Burası yokuş aşağı dur boşa alayım muhabbetlerini içeren gergin bir yarım saat daha sonra yol baya bir açıldı. Hasbel kader istasyona attık kendimizi. Daha önce arabayla yolda kaldım fakat cidden bu yolda kalmak benim için korkulu bir rüyaya dönüştü. Arabaya benzini koyduktan sonra istasyonun marketine girip kahve aldım. Çıktığımda ise şu aşağıdaki manzarayla karşılaşıp yaklaşık 10 dakika boyunca kesintisiz güldüm...
Evet, evet. Yanlış görmediniz. Tekir de benzin almaya gelmiş :))
Köpeğin sahibi ona dönerek
Do not eat my cheeseburger! Don't even think about it...
diye bağırdı yanımdan. Oysa ki yeni bırakmıştık gülmeyi. Bir 10 dakika da ona güldük herhalde. Neyse, San Diego'ya geri dönelim. Yolun gerisinde çok da bir problem yaşamadık.
Dedim ya San Diego fok balıklarıyla ünlü diye. Buraya kadar gelip de görmemek olmazdı. Bu hayvancıklar La Jolla Cove diye bir koyda güneşlenirlermiş hep. Pılımızı pırtımızı toplayıp yola çıktık tekrardan. Gerçekten de San Diego'nun doğası çok güzel. Fok resmini aşağıda görebilirsiniz.
Çok tembel hayvanlar vesselam.
Orada geçirdiğimiz 1 saat içerisinde gördüğümüz sahne hep şöyleydi.
(Babam koltukta film izlerken aynı pozu veriyor).
Kaliforniya'da havadan mıdır sudan mıdır bilinmez hep bir balık restoranına gitme isteği vardı içimde. Aslen karadenizli olduğum için de bu istek katlanmış olabilir. Hem bu yazıda hiç daha yemek paylaşmadık, adet yerini bulsun yediğim somon sandviçini de paylaşayım aşağıda.
Bu ne arkadaş? İnsan yiyecek bunu, insan.
Somon görse şunu kendiyle gurur duyar...
Böylece bir yazının daha sonuna gelmiş olduk. Okuduğunuz için teşekkür ediyor ve değerli yorumlarınızı bekliyorum.