Burnuna gelen o enfes köy ekmeğinin kokusuyla uyanmıştı güne. Annesinin kendi elleriyle yoğurup da tandırda pişirdiği ekmeğin lezzetini anlatacak kelime bulamazdı. Hele ki sobanın üzerinde, kendi hâlinde kaynayan çaydan bir yudum almadan tam olarak uyanamazdı. Yanan odunların çıtırtıları ve sobanın üstündeki güğümün hafiften taşarak çıkardığı sesler, ninni gibi gelirdi ona.
Bunları düşünürken, odaya gelen kardeşinin söylediği sözler biraz canını sıkmıştı. Köye gelen turistlere Ani Harabeleri'ni gezdirmesi gerektiğini hatırlatıyordu.
Boş vakitlerinde rehberlik yaparak, okul harçlığını çıkarırdı. Ama gel gör ki küçüklüğünden beri, harabelerin yakınından geçerken bile ruhu daralırdı. Orada tuhaf bir şeylerin olduğunu sezinliyor; fakat tam olarak ifade edemiyordu. Ayakları hep geri geri gidiyordu bu yüzden. Karlar altında terk edilmiş bir şehir gibiydi. Duvarlardaki resimlerin hikâyeleriyle büyüdüğü için ürküyordu.
Evden çıkıp köy meydanına doğru ilerlerken, soğuk havayı ciğerlerine çekti. Esen rüzgar yüzünü jilet gibi kesiyordu, paltosunun içine iyice gömüldü. Yedi kişiden oluşan turist kafilesini görünce gülümsedi ve kendini tanıttı. Kısa süreli bu tanışma faslından sonra, Ankara'dan gelen misafirlerle beraber, Ani Harabeleri'nin o devasa kale kapısından girdi.
Muhteşem bir manzara vardı. Sanki her bir yapı, önce kendisini görmeleri için sesleniyordu. Yaşıyor gibiydiler. Keşke bu sesleri herkes duyabilse diye geçirdi içinden...
Kafileye Selçuklu Sarayı'nı, onların Anadolu'da yaptıkları ilk camii olan Ebu Manucehr Camii'sini, Kız Kalesi'ni, Kaya Şapeli'ni, Ateş Tapınağı'nı, ürkütücü yer altı kentini ve mezarlığını gezdirip ilgi çekici hikâyelerini anlattı.
Vakit de epey geç olmuştu ki, sıra o zengin fresklerle bezeli Manastır'a gelmişti. Resimli Kilise de deniyordu. Duvarlarında, Hz İsa'nın doğumundan beri yaşanan olayların sembolize edildiği resimler vardı. İşte asıl korktuğu yere gelinmişti. Hep en sona bırakırdı burayı, adeta korkusuyla yüzleşirdi her adımında.
Ayinlerin yapıldığı bu mekânın duvarlarındaki korkunç yüzlerin, kendisini an be an takip ettiğine inanırdı.
Bu düşüncelerinden çabucak sıyrılıp, insanlara o titrek ses tonuyla anlatmaya başladı.
Bakın burada Hz İsa'nın çarmıha gerilmesi sembolize ediliyor, şurada da yeniden doğuşu için yapılan bir kurban ayini sahnesi var.
Derken kendini tuhaf bir yerde buluverdi. Bir dehlizin içindeydi. Her yer karanlıktı. Sesini duyurmaya çalıştı ama bağırmasına rağmen kulakları sağır eden sessizlikten başka bir şey duyulmuyordu. Sanki boğazında görünmeyen bir el varmışçasına baskısını hissediyor ama sesini çıkaramıyordu.
Uzaktan bir ışık hüzmesi görünüyordu, ona doğru ilerlemeye başladı. Galiba bu Manastır'ın altındaki yer altı şehirlerinden biriydi ve tünelin ucunun nerede son bulacağını merak ediyordu. Etrafındaki farelerin sesleri sinir bozucuydu. Korka korka adımlarını atarken, garip uğultular duymaya başladı. Bilmediği bir lisandı sanki, anlam veremedi. Yavaş yavaş ilerledi, sonunda demir parmaklıklarla çevrili bir yere geldi. Aşağıdaki geniş alana tepeden bakıyordu ama gördükleriyle küçük dilini yutacaktı neredeyse...
Siyahlar içindeki kalabalık grubun, birini çarmıha germesini ve ellerindeki kitaptan yüksek sesle bir şeyler okumasını dehşetle izledi. Bir ayin olmalıydı ama bu insanlar da kimdi? Onları daha önce hiç görmemişti. Biraz sonra beyazlar içindeki birini getirdiler. Hayır olamaz kurban edeceklerdi. Buna engel olmak istedi ama elinden ne gelirdi ki...
Aklına anlatılan efsane geldi: Belli gecelerde, Hz İsa'nın dünyaya gelmesi için böyle bir ritüelin burada yapıldığına dairdi. "Ama bunların deli saçması olduğunu düşünürdüm meğerse gerçekmiş. Demek ki içimi ürperten, ruhumu daraltan bu yerde böyle canilikler yaşanıyormuş, gidip yardım çağırayım" diye içinden geçirirken omzunda bir el hissetti. Başını çevirdiğinde siyahlar içindeki adamları görmüştü ki birden gözlerini açtı. Terden sırılsıklam olmuştu. Birkaç saniye nerede olduğunu idrak edemedi. Yatağındaydı, korkudan nefesi kesilmiş, boğazı kurumuştu. Burnuna annesinin yaptığı, o miss gibi ekmek kokusu geldi. Tam o anda dudaklarından, ohh be rüyaymış diye fısıltı hâlinde cümleler dökülmüştü ki; odaya giren kardeşi, köye gelen turistlere Ani Harabeleri'ni gezdirmesi gerektiğini söyledi.
Okuduğunuz için teşekkür ederim:)
'ın düzenlemiş olduğu öykü yarışması içindi..🙆♀️