Dünya birbirini arayan ruhlarla dolu. Aynı dili konuşabildiğimiz, zamanın anlamını yitirdiği, saatlerce ve günlerce sürebilecek muhabbetler eşliğinde birlikte kaybolabileceğimiz, neşenin ve hüznün doruklarını beraber arşınlayacağımız bir ruha hasretiz.
Belki birbirimizin kıyılarında yürüyor ama kavuşamıyoruz. Belki aynı yerde dolaşırken, bir fotoğraf karesinin içine sığıyor; ama birbirimizi göremiyoruz.
Ne sen onun seni aradığını biliyor ne de senin onu aradığının farkındadır o. Ama belli de olmaz. Belki birisi herhangi bir şeyden yola çıkarak iyiliğin izlerini takip ederek ulaşır bize..
Bambaşka yıllarda yaşamış insanların birbirinden haberi oluyor muydu acaba? Ya da birbirlerini sevmelerine engel miydi sadece rakamlardan ibaret olan tarihler? Birbirinin yüreğine uzaktan da dokunulamaz mıydı? O eşsiz manzaraya bakıp hayallere dalabilmek için orada aynı anda mı bulunmak gerekirdi? Bir kayanın üzerine oturup düşlere daldıktan 44 yıl sonra da aynı yerde oturup o düşlere ortak olunamaz mıydı? Aynı gökyüzünün altında kayan yıldızlara bakıp dilek tutmak mümkün değil miydi?
Geçen hafta gözlerim dolarak izlediğim ödüllü belgesele göre bunların hepsi gerçek olabilir..
Buraya senden önce gelmiş birisi vardı. Sen geldiğinde içine çektiğin ıhlamur kokusu; başka ruhun sen onu izleyebil diye bıraktığı işaretten başka bir şey değildir.
Her şey Dilek Kaya'nın bitpazarından birkaç mektup, fotoğraf ve bir defter satın almasıyla başladı.. Bir romanın başlangıcı gibiydi sanki. En sevdiği mekânlardı. Eskimeyen insanların hayatlarına ve hâtıralarına dokunabileceği objeler arayıp bulmak vazgeçilmeziydi.
İlk başta alelade okumaya başlamıştı mektupları. 19 yaşındaki Kâzım adlı gence aitti bunlar. Ailesine ve arkadaşlarına yazılmış satırları okuyup fotoğraflarına baktıkça bu hikâyenin içine çekileceğini tahmin bile etmiyordu belki de. 'O benim arkadaşımdı' diyecek kadar sevmişti mektubu yazan kişiyi..
Bir an durup düşünün 44 yıl önce yaşamış bir genci ve fikirlerini kendinize o kadar yakın hissediyorsunuz ki şu anda kanlı canlı etrafınızda olan insanlardan daha fazla dokunabiliyor size. Belki de elinizde bir sıcaklık hissediyorsunuz, eskimiş zarfından özenle çıkardığınız kağıtlardan.
Okulun müzik grubundaydı ve yeni çıkan şarkılardan ilk onun haberi olup arkadaşlarına dinleten, ailesinin eve bir müzik dolabı almasıyla sevinçten havalara uçan, hatta onlara şarkı listesi yollayan sevilen bir gençti. O yüzdendir ki o yaşta 'Baba Kâzım' diyorlardı ona. :)
Mektuplarından birinde Artvin Kaçkar - Altıparmak Dağları'na bir dağ tırmanışı daveti vardır. Cevap olarak "Ben de geliyorum." diyerek sonsuzluğa giden adımın ilkini orada atacağını nerden bilebilirdi ki.. 🙇🏻♀️
Dilek Kaya, internete ismini yazıp arattığında 1974 temmuzunda dağın zirvesinden düşerek hayatını kaybettiğini öğrenir. 🙇🏻♀️
Gözlerine inanamaz. Hayır! O neşe dolu gepgenç Kâzım nasıl olur da ömrünün baharında böylesine bir acı sonla karşılaşır? Çok üzülür ve onun yarım kalan hayatını devam ettirme kararı alır. Hayatın ona borçlu olduğunu ve bu borcu da insanlara onu anlatarak ödeyeceğini umut edercesine hazırlıklara başlar.
Belgeselin yapımı tam iki yıl sürer. Ailesinden hayatta kalan tek kişi olan ağabeyine ulaşır. Arkadaşlarının evine gidip çekimler yapar. Kâzımın son yolculuğuna da çıkar. Yürüdüğü yolları ve oturduğu kayayı bir fotoğrafın izinde seyretmek, hem hüzünlü hem de sevinçli karmakarışık duygular uyandırdı bende.
Gözlerim dolu dolu izlediğimi ifade etmeliyim tamam belki birkaç damla gözyaşı da akıtmış olabilirim. 🙇🏻♀️
Bu hikâyeyi anlatmak istiyor; ama bir türlü cesaret edemiyordum. Onun hâtırasına saygısızlık edip 'ya gerektiği gibi ifade edemezsem' diyordum. Ta ki bugün onun mektuplarda yazdığı şarkılardan oluşan youtube'daki bu listeyi görene dek..
Gün boyu dinledim, bu satırları yazarken hâlâ dinliyorum. Sanki yanımdaymış gibi hissediyorum. Bir şarkıyı atladığım zaman, sanki dudaklarını büzüp 'hadi ama dinle bak çok güzel, sen de seversin' dediğinin hayali geliyor aklıma ve ellemiyorum sırayla çalsın diyorum. 🤷♀️
Bu belgesel ile Kâzım'ın yaşamı sanki hiç son bulmamış gibi, sanki birkaç dakikalık sekteye uğramış da tekrar canlandırılmış gibi. Bana göre o, aradan yıllar da geçse hâlâ 19 yaşındaki hâliyle hayata kaldığı yerden devam edip şarkılar dinleyen ve dinleten bir doktor adayı..
Sen bir insan arıyorsun, yüreğinin sızısını ve varoluşun ürpertisini yüklenecek bir arkadaş. Ruhun uçurumundan aşağı birlikte kendini boşluğa bırakabilecek bir yâren. Aynı hamurdan ve aynı çamurdan yoğrulduğun parçanı arıyorsun.
Vuslatta değil aramaktadır o lezzet. Bulmakta değil kaybolmaktadır. Aramayan kaybolmaz, kaybolmayan bulunmaz.
Belki her şey bir tesadüftü belki hiçbir şey tesadüf değildi. Kâzım'ın bize bir selam verişiydi belki de..
Listesindeki en sevdiğim şarkılardan birini de buraya bırakmasam olmaz. :)
Teşekkür ederim geçmişten gelen bu armağan için, arkadaşım..