Saatler geceyarısını çoktan geçmiş, şehrin ışıkları sönmüş... Sokak lambalarının aydınlattığı yolda aheste aheste giden birkaç arabayı izliyorum; bulunduğum yerde hayat durmuş gibi sanki, uyku çökmüş her bir zerresine...
Bu gece gökyüzü bile her zamankinden daha karanlık, bana göz kırpan bir yıldızım bile yok bu kez... Hep âşinâ olduğum, beni selamlayan uçakların ışığı dahi görünmüyor bu gece.
Taa uzaklarda hayatın hep canlı olduğu, şehrin mutlu görünen kirli yüzündeki yoğun ışık hüzmesini görebiliyorum. Kim bilir kaç kişi kaybolup gidiyor; gözyaşlarını içine akıtıp insanları eğlendirirken...
Bir polis arabasının gittiğini fark ediyorum, kırmızı ve mavi ışığının ardı ardına cama yansımasıyla. Kendimi şimdi daha mı güvende hissediyorum diye cevapsız bir soru geçiyor içimden.
Bazı evler tamamen karanlığa gömülmüşken, bazısının penceresindeki ışık hayat belirtisi sunuyor etrafa. Tahminler yürütüyorum o an, hikâyeler diziliyor sıra sıra...
Umutsuzluk girdabında dönüp duruyorum. Yürüyorum yürüyorum ama bu ses ve gece gittikçe içine çekiyor beni. Ben ilerledim sanırken hep yerimde sayıyormuşum meğer. Bir kuyuda hapsolmuşken, sarkıtılan ipe tutunup tam çıkacakken, kendini tekrar o kuyunun dibinde bulmak gibiydi sanki...
Bir çift gözdeki pişmanlığı, terk edilmişliği, acizliği, sevgiyle beraber hüznü gördüğün o an; bütün güzel kelimeler solar içinde bir bir. O saatten sonra söylenen hiçbir sözün fayda etmeyeceğini bilirsin. Sadece sarılmak, başını göğsüne yaslamak ve tüm kederini bir çırpıda bertaraf etmek istersin ama başaramazsın. Teskin edici cılız sesler çıkar dudaklarından, kendinin bile inanmadığı...
Saatler sonra bunlar hatıra gelir ve en sâdık yârin olan geceye dökersin içini, belki bir ferahlık gelir diye. Hem aydınlığın en yakın olduğu an, şimdiki gibi zifiri karanlıktan sonra değil miydi?
Artık bizim de ferahlasın, çiçekler açıp bahar gelsin gönlümüze diyerek dualar dökülür dilinden...