Merhaba Sevgili Günlük ve tabi ki okuyan arkadaşlarım olursa onlara da selam ve sevgiler. 🙋🏻♀️
Uzun zamandır buradaki dijital günlüğüme bir şeyler yazıp içimi dökmemiştim sanırım. Demek ki boş boş konuşup saçmalama vaktim gelmiş de geçmiş bile. :)
Son günlerde ne zaman baksam Şirinler izlerken buluyorum kendimi. Aslında arada sırada, yemek yerken vs açıp birkaç bölümüne bakıyordum ta ki ekranda "Son izleme tarihi 11 ağustos" ibaresini görene kadar. Evet Netflix'e her ay onlarca yeni yapım katılırken bir o kadarı da yayından kaldırılıyor. En son Harry Potter'ı akıştan çıkarma gafletine düşmüşlerdi de biz attığımız yüzlerce belki de binlerce tweetten sonra geri getirilmesini sağlamıştık. :) Bunu da Netflix Türkiye sayfasının, benim tweetime müjdeli bir cevap vermesiyle öğrenmek ayrıca mutlu etmişti beni. 🙆♀️
Neyse, Şirinler burada elli yedi bölümden oluşuyordu ve sonuna dek izlemeliydim. Olmazsa da yeniden Netflix'i darlarız mühim değil. 😺
Sabah-akşam-yatmadan önce birkaç doz almam lazımdı ki kalan süre içinde bitirebileyim. :)
Çocukken en sevdiğim çizgi filmlerdendi ve hep orada yaşamayı hayal ederdim. Eğlencesi hiç bitmeyen bir köydü benim için. Her ne istersek yapabilirmişiz gibi gelirdi. Hem kötü bir son da yoktu. Ne kadar macera yaşansa da olay hep tatlıya bağlanıyordu.
Şimdi bakarken sadece çocuklara yönelik olmadığını da fark ettim. Aslında biz büyüklere de anlatmak istediği şeyler vardı. Bazı davranışları küçükken kazanamayanlar belki de çocuklarıyla izlerken fark ediyorlardı bu eksikliklerini, kim bilir?
İzlerken o köyü Hive #tr topluluğuna da benzettim birazcık. :) Mesela Şirin Baba, burada da yok muydu? Herhangi bir sorunla karşılaşan üyeler yardım istemek için ilk kimin kapısını çalıyordu? Aşçı Şirin o lezzetli çilekli pastaları yaparken burada birbirinden güzel yemek postlarını hazırlayan bir kişi canlanmıyor mu hemen zihninde? Kurnaz Şirin gibiler de aramızda oldu ve olacaktır da. Çizgi filmde arkadaşlarını tehlikeye atan, olur olmaz şeyler yapan bir karakter. En sevmediğim şirinsiz şirin de o.
Usta, şair, güçlü, müzisyen, hayalci, ressam, süslü, somurtkan, şakacı, tembel, Şirine, izci ve daha nicesini orada seyrederken aklıma birçok kişi geliyor. Süslü Şirin deyince anında bir profil canlanıyor mesela. :)
Sevmediğim bir bölüm vardı şimdi aklıma geldi. Tüm erkek Şirinler, Şirine'ye ilan-ı aşk ediyordu. :) İçlerinden birini seçmesi için türlü numaralar yapıyor, gönül almaya çalışıyorlardı. O sırada koskoca beş yüz yaşındaki -Şirine'nin de baba dediği- Şirin Baba da hayallere dalıyor. Spor yaparak genç görünmeye çalışıyor ve Şirine'nin kendisini tercih ettiğinde, Şirinler'in annesi olma şerefine nail olmanın güzel bir şey olup olmadığını soruyordu. Bana bu fazlaca tuhaf gelmişti.
(Ne kadar çok Şirinler demişim. Şirinler lafından nefret ediyorum. İmza: Somurtkan Şirin ☻)
Seyrederken istemsizce Gargamel'i tuttuğumu fark ediyorum kimi zaman. Şirinler'in de gerçekte gıcık bir tarafları da yok değil hani. Bazen o kötü Gargamel'i bile kandıracak kadar kötülüklerini şirinliyorlar. Zaten Tom ve Jerry'de de Tom'un tarafındaydım ben. Neden bilmiyorum sinsi mağdurluk beni itiyor çizgi filmde bile olsa.
Eskiden Gargamel, Şirinler'i bir iksirinde kullanırdı. Simyacılık özelliği ön plandaydı ve onları altına dönüştürmeye çalışırdı. Şimdiki versiyonlarında onlardan aptalca çorba yapmaya çalışıyor. 🙊 Şapka ve ayakkabıları dahi üstlerindeyken kazanın içine atıveriyor. :/ Ya sen koskoca Gargamel'sin kendine gelir misin? 🤦♀️
Neyse henüz bölümleri bitiremedim ama bu hızla izlersem yetiştiririm sanırım. 🙆♀️
Son günlerde Hadi Oyunu'na geri döndüm. Bir zamanlar ailecek başlama saatini iple çektiğimiz yarışmaya dönmek, o eski günleri tekrardan yaşamak gibiydi. Eğlenceli bir aktiviteydi. Öğlen ve akşam uygulama üzerinden gelen soruları binlerce kişiyle birlikte cevaplamak hâlâ çok heyecanlı. Eskiden dört yüz/beş yüz bin kişi aynı anda katılırdı. Hatta bir yılbaşı gecesinde bir milyona ulaşmıştı sayı. Şimdi o parıltılı günlerinden eser kalmasa da beş bin civarı kişiyle yarışmak da keyifli. Ödüllerden ziyade, kazanma duygusunu ailecek tatmak çok hoş.
Son olarak, ocağıma incir ağacı diken Amazon indiriminden aldığım kitaplardan bahsetmesem olmaz. Geçen hafta Prime Festivali kapsamında binlerce üründe acayip indirimler vardı. Belli bir alışveriş üstüne gelen hediye çekleriyle, tekrar bir şeyler alma şansı da olunca benim gibi birçok kitapsevere gün doğdu. 🎉
Her ne kadar bu ay bir şey almayacağım desem de listemdekilerin fiyatını görünce kendime hâkim olamadım dostlar. 🤦♀️ Altmış dört kitabı kütüphaneme kazandırmış oldum böylece..
Kendi kendime şöyle bir savunma mekanizması geliştirmiştim: "Şu şu kötü alışkanlığım yok, şu kalemlerde masrafım yok, bir tek kitaplar var." derken o saydığım şeylerden daha güçlü şekilde bağımlısı olmuşum galiba. Kendime engel olamıyorum, belki de bu konuda yardım almalıyım bilemiyorum ama yüz altmış liralık ciltli kutulu bir kitabı kırk liraya almanın verdiği hazzı kaybetmek istemiyorum. 🙅♀️
Saçma argümanlar geliştirdiğimin farkındayım. Ya daha güçlü tezler bulmalıyım ya da artık kitap paylaşımlarına bir gözümü kapatmalıyım. Kendini kandırmanın başka türlüsü o da. Neyse. 🤷♀️
Son demiştim ama son okuduğum Kurbağa Manastırı'ndan da bahsetmeden geçmek istemedim. En azından bunca gevezelikten sonra işe yarar bir şey bırakmış olayım sayfama. 🙂
Öncelikle Kırmızı Kedi'nin çıkardığı bu turuncu mini seriye bayılıyorum. Kendi küçük ama sayfa ve baskı kalitesi üst düzey. Bir de çantaya-cebe kolaylıkla sığmasıyla kısa durak ve molalarda bir çırpıda kendini okutması harika.
Genelde önsöz okurken sıkılıyorum ve çevirmenlere karşı hissettiğim sözleri sayfa kenarlarına akşetmekten geri durmuyorum. 'Git kendi kitabını yaz, burayı işgal etme' minvalinde oluyor genelde. Fakat bu kitabın önsözü beni kendine çekti diyebilirim. Bir hikâyesi vardı bence.
İnternette başka bir elyazmasını incelerken tesadüfen bu kitabı görüyor ve ismi ilginç geldiğinden okumaya başlıyor. Beğendiği yerlerden oluşturduğu seçkiyi hazırlayarak elimizdeki bu kitabı meydana getiriyor çevirmen.
Yine ona da kızmadığım yerler yok değil. Latince bazı unvanları vs çevirmeden asıl halleriyle bırakmış. "Onu çevirmedim, bunu çevirmedim, okuyan zaten kültürlüdür bildiklerini varsayıyorum." dediği şaka gibi sözleri mevcut. Neyse. İç sesimi daha fazla yazıya dökmenin alemi yok. Hukuk profesörü ile uğraşmak istemem. 🙅♀️
Kitaptaki olaylar Abbatia Ranae yani Kurbağa Manastırı isimli bir manastırda geçiyor. Kitabı kaleme alan da orada görev yapan bir rahip. Hakkında başka hiçbir bilgi yok. Kendi manastırı dahil diğerlerinin de gerileyişi ve yıkılışına dair olayları anlatıyor.
Konu ortaçağda geçse de failler yüzyıllar önce yaşayıp aramızdan ayrılsa da tarihin tekerrür ettiğini bir kez daha doğruluyor bu eser. Dünya üzerinde değişen hiçbir şeyin olmadığını, her şeyin sil baştan tekrar tekrar yaşandığını ve yaşatıldığını anlatıyor aslında.
Korku ikiz kardeşimiz hâline geldi. Korkunun gelmesiyle özgürlük yok olup gitti. Büyük ustanın dediği gibi "Karanlık geldi, özgürlük yok olup gitti." * (sayfa 34)
Karanlığın gelişini sessiz bir şaşkınlıkla izledik. * (sayfa 37)
Korku bir salgın gibi yayıldı. Korku korkuyu doğurdu. Bu olguya 'korkutma etkisi' denildi. Neticede korkunun kendisi, korkulan şeyden daha korkunç oldu. * (sayfa 40)
Manastırdaki eğitim sisteminin güçlü otorite tarafından önce zayıflatılması sonra da kendi güdümüne alınmasıyla birlikte yıkılış serüvenine tanık oluyorduk.
Şüphesiz ki potestas ordinis ile mücadele edemeyişimizin asıl sebebi korkumuzdur. Korktuk. Dünya nimetlerinden vazgeçip manastırlara kapanan biz rahiplerin meğerse yitirecek ne kadar da çok şeyi varmış.. * (sayfa 41)
Zamanla ne olursa olsun, gururumuzu bir yana koyup manastırlarımızı korumak için mücadele etmek gerektiğini anladığımızda ise çok geç kalmıştık. * (sayfa 43)
Okudukça benzer şeylerin şimdi de yaşandığını görüyor insan. Bazı şeyleri olduğu gibi en güzel haliyle bırakmak yerine dünyalık hırslara yenik düşüp yok olana dek uğraşıyoruz galiba.
Gerileme ve çöküşün pek çok sebebi vardı ama bunların başında kayırmacılık gelir. Bu dönemde onun her çeşidi görüldü. Yeni gelen öğretmenler ehliyet ve liyakat ile seçilmedi. * (sayfa 45)
Değişiklikler yavaş yavaş, adım adım, sessizce ama kesin ve kararlı bir şekilde gerçekleştirildi. * (sayfa 61)
İlk sayfaları ilgiyle okudum, yaşanan olaylara ve talihsizliklere bakıp 'böyle bir şey nasıl yapılabilir' derken kitabı yarıladığımda her şeyin mümkün olabileceğine inanmaya başladım.
Sonsözde geçen "Belki de bazılarınız anlattığım hikâyeye inanmadınız."
'Quid non credis? Mutato nomine ac tempore et de te fabula narratur' (Neden inanmıyorsun? İsimleri ve tarihleri değiştir, anlatılan senin hikâyendir.) kısmını okuyuncaya dek pek inanasım gelmiyordu açıkçası. Ama bu hiçbir şeyin yaşanmadığı anlamına da gelmiyor. İnsanlardaki bu hırs var oldukça eminim ki benzerleri yaşandı ve yaşanacak..
Çünkü 1300'lerde değil de sanki günümüzde geçiyordu tüm olaylar. Öyle çok benzerlik vardı ki, iyi bir yayınevi tarafından basılmasına ve çevirmenin hukuk profesörü olmasına rağmen inanmakta güçlük çekiyorum hâlâ. Yine de umarım bütün bunlar bir hayal ürününden ibarettir..
Okuyan ve düşüncelerini belirterek destek olan arkadaşlarıma şimdiden teşekkürler. 🌸
Bu yazı vesilesiyle sevgili 'ya tekrar şifalar diliyorum ve tez zamanda o güzel yazılarını okumak istediğimi söylemek istiyorum.
Hep mutlu olman dileğiyle.. 🌼🌼
Kırmızı Kedi Yayınları